İçimi döksem ortalığı kirletmiş olur muyum?

Eve kapandığımda bile kapının ardında bırakamadığım gerçekler var. Kulaklarımı tıkayamadığım, görmemiş gibi yapamadığım gerçekler var. Hepsi de birer çığlık olarak benliğimi sarıyor. O kadar yüksek ki çığlıkların sesi, ben sessizliğe karışıyorum onların arasında. Benliğimi o çığlıklar kaplarken ben benliğimin kıyısına sıkışıyorum. Dışarıdaki sesleri ardımda bırakamıyorum. Duyduğum her ses beynime, ruhuma, beni ben yapan, bana beni sevdiren her parçama işliyor. Yavaş yavaş işliyor her parçama o sesler ve ben baş ettiğimi sandığım her saniye kaosun içine saplanıyorum. O sesler evime giriyor, evimi kirletiyor, benliğimi kaybettiriyor bana. Tüm dünyayı karşıma alıp her bir parçasından nefret edemediğim için ben de kendimi karşıma alıyor, kendime karşı çıkıyor, kendimden nefret ediyorum. Öyle ki, kimi zaman ne kadar çok nefret edersem kendimden, o kadar hızlı, saf bir nefrete dönüşürüm sanıyorum ve daha kötüsü, bunun olması için can atıyorum. Günün her saniyesini barıştan, hoşgörüden, anlayıştan ve bunun gibi bu dünyanın tanıştığına inanmadığım bir sürü şeyin peşinde geçirip insanlara bunların gerçekliğini haykırsam da işte şimdi olduğu gibi, öyle anlar geliyor ki yalnızken biriktirdiğim tüm nefret fışkırıyor benliğimdeki çığlıklarla. Ben dışarının tüm kirini benliğimden kusuyorum o anlarda. İşte bu anları yaşamayı her şeyden çok istiyorum.

Tüm dünyamın bir yanılsama olduğunu biliyorum. Biliyor muyum? Nasıl emin olabiliyorum bundan? Yoksa çevremde kendisine ‘ben kötü birisiyim.’ diyen kimse yokken ben nasıl, iyiliğin de bir yanılsama olduğundan emin olabiliyorum? Sahiden, bu dünyada kötü olan kimse yok değil mi?

O ünlü romanı, 1984’ ü, okurken hepimiz nasıl da ürkmüştük değil mi? İşte bir distopya, demiştik değil mi ve distopyalar hep kitaplardaymış gibi ve bizler ne distopyaları ne de ütopyaları yaşamayan, ne orada ne burada, arada bir yerde yaşıyorduk değil mi? Bu nedenle ki kitabı arkamızda bırakabildik değil mi? Şu bölümde bu olaya, şununla bu kişiye mi işaret ediyor diye düşünmüş, konuşmuştuk değil mi? Ama hiç o kitap olabilir miyiz diye düşünmemiştik değil mi? Ama aramızda hiç kötü olmaması ve hatta sözlüklerimizden çıkarmamız bu sözcüğü, gerçeği değiştirmeyecekti yine de. ‘YeniSöylem’de de olduğu gibi ‘çiftdüşün’ olabilir miydi şu an karşı karşıya olduğumuz. Herkes iyi olduğunu söylerken ve kötü olmak düşüncesini bile unutmuşken aslında sadece tam zıttını mı yaşıyordu ve elbette kendini kandırdığını bile kabul etmiyordu.

Elbette ben de kabul edemiyorum pek çok şeyi ve en çok da her şeyi kabul edemiyorum ben. Onun doğrularını, bunun yanlışlarını ve tabi ki hiçbir gerçeği… Kendimi kabul edemiyorum. Benliğimi ben inşa ediyorum sanırken kendimi her seferinde yanılgı içinde bulmayı kabul edemiyorum. Beni birbirimizden üstün olmaya zorlayan, üstte olmaya zorlayan gerçeği kabul edemiyorum. Birbirimize bir şeyler kanıtlamak için yaşadığımızı ve bunu yaparken aslında hiç de kendimizle ilgili olmadığımız gerçeğini kabul edemiyorum. Reddedemeyişimi, kabul edemeyişimi kabul edemiyorum. Mutluluğun, başarının, sevginin, güzelliğin, emeğin önlerimize atılmış birer yem olduğunu kabul edemiyorum. Eğitimin getirmesi gereken güzelliklerin, iyiliklerin kandırmaca olmasını kabul edemiyorum. Ailenin, arkadaşlığın parçalanmayan bir yapı olduğu yalanını kabul edemiyorum.

Tüm dünya kendi yalanlarına inanmayı kabul etmiş insanlarla mı dolu yoksa? Yoksa tüm dünya çarpık düşüncelerden mi oluşuyor? O çok hayalini kurduğumuz ve özlemini çektiğimiz 60’ larda da mı böyleydi her şey, sadece mutluluğun düşünüldüğü ve hoşgörünün çevrelediği anlatılan o dönemde de mi? Yoksa insanlar bir zamanlar gerçekten iyi miydi? İyilik, sadece devam edebilmemiz için bizlere anlatılmış bir masal mıydı yoksa? İyi olduğuna inanmak neden bu kadar önemliydi? İyiliği aramak neden gerekliydi? Mutluluk neden hep tam olmakla ilişkilendirilmek zorundaydı? İnsanlar yarım olamaz ya da tam olmamayı tercih edemez miydi ve insanlar sadece tercihlerinden dolayı mutlu olamaz mıydı?

 Eğer dünyada bu kadar iyi şey varsa nasıl bu kadar nefret söylemi, nasıl bu kadar ayrımcılık vardı? Bu kadar savaş, bu kadar şiddet nasıl olur da hala var olurdu? Bu dünyada birileri iyi değildi ve bizler onları tanıdığımız halde evlerimize kapanıp benliğimize işlemiş çığlıklarıyla kendimizden nefret etmeyi tercih ediyorduk. Hem de bunu, nedenlerini bilmeden, kendimizden nefret ettiğimizi söylerken bile dışarıyı suçlarken yapıyorduk. Onlar bir çığlık hatta binlerce, milyonlarca çığlıkken biz sadece sessizlik oluyorduk.

 Benliğimize işlemiş bu çığlıkların sesi bize ait değilken bile yüzümüze vuran bu gürültüyü, onların sahiplerini görmezden gelerek yaşatmaya devam ediyoruz. Sonuçta bataklık olan o çığlıkların sahipleriydi ve güçlü olan bu gürültünün, arada sırada sesini çıkaran sessizliği bastıramaması mümkün olabilir miydi? Çaba harcıyor muydum peki ben bunu mümkün kılmak için? Sessizliğimin, çığlıkları aşması için çaba harcıyor muydum gerçekten? Üzerimde hissettiğim bu yorgunluk ve bıkkınlık çok çaba harcadığım ve düşleri gerçek kılamadığım için mi yoksa daha harekete geçemediğim için mi, korktuğum için mi, kendimi kandırdığım için mi? Zira kendini kandırmak insanı gerçekleri yaşamaktan daha çok yoruyor da olabilirdi. Peki bunu düşünmem beni biraz önceki halimden daha sessiz yapar mıydı?

Bir Cevap Yazın

WordPress gururla sunar | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: