Hayatınızı Kaç Parçaya Bölebilirseniz Bir Film Eder?

Düğünle başlayıp cenaze ile son bulan bir filmden bahsedeceğim bu yazımda. Filmin adı, Yi Yi. Edward Yang tarafından yazılıp yönetilmiş bu Tayvan dramı olan Yi Yi’ de bir ailenin yaşamını izliyoruz.

 Karakterler oldukça fazladır bu filmde ancak buna rağmen her birini tanıyabileceğimiz, sevip benimseyebileceğimiz kadar hepsi ön plandadır. Aile hikayeleri izlemenin hem güzel hem de acı bir yanı vardır. Çünkü artık aile olmanın temeli olmuştur bu ikisi de. Yi Yi, bu güzellikleri de acıları da bir arada veriyor izleyicisine ve kendi ailesine katıyor izleyicisini. Çünkü film aynı zamanda yönetmenin hayatındaki her bir adımdır. Kendi adımlarını parçalara ayırarak, “gerçeğin sadece bir tarafını görmek” ten kaçıp hayatını, sorgulamalarını izleyicisine aktarıyor Edward Yang. Peki ama kendi hayatını kaç parçaya bölebilirsin?

Çok karakterli bu filmde bir yanda mesleğinden mutsuz, âşık olduğu kadından uzakta yaşayan bir mühendisi, bir yanda âşık olmak isteyen ancak cesaret edemeyen bir genci izlerken bir yandan da bu zamana kadarki yaşamını sorgulayan ve elinde hiçbir şey olmadığını fark eden bir kadını izliyoruz. Bir başka yanımızda iyiliği sorguluyoruz, sinemayı sorguluyoruz, gerçeği sorguluyoruz. Bu sorgulamalarımız sırasında izleyici ile film arasındaki mesafeler zamanla yok olmaya başlıyor. Çünkü Edward Yang kendi çelişkilerini izleyicisiyle paylaşırken aradaki duvarı kaldırıyor ve izleyiciyle birlikte filmi tekrar izliyordur. Belki de filmde karakterlerden birinin sorduğu gibi o da önüne bakarken arkasındaki göremediklerini merak ediyordur. Gerçeği sadece önümüzdekilerden ibaret sanmamız ona kabul edilebilir gelmiyordur ve bu nedenle belki arkasını da görebilmek için hayatını bu şekilde filme almıştır.

Her şey çok olağan ancak hiçbir şey sıradan değil bu filmde. Film kendi hayatınıza değer vermeyi, mutlu olabilmeyi denemenizi hatırlatıyor. Bu nedenle siz de kendinizi sevmeye, hayatınızı kabul etmeye başlarken filmi sevmekle başlıyorsunuz her şeye. Bu noktada aslında bir başkasının hayatını severek başlıyorsunuz her şeye. Bu nedenle yüceliyor yüceliyor yüceliyorsunuz. Filmin sonunda boğazınızda bir acı olsa da iyi hissediyorsunuz. Çünkü başkalarının hayatını anlamaya çalıştınız şimdi ise geriye en iyi bildiğiniz şey kaldı: Kendi hayatınız.

Karakterlerin hepsi birbirinden derin yaratılmış. Hepsi de insan hayatının bir yönüne işaret ediyor. Karakterlerimizden birisi NJ, ailenin babası. Hiç daha önce bir babanın hayatını anladığınızı düşündünüz mü? Bunu nasıl başarabilirdiniz ki? İşte film size bunun bir yolu olduğunu gösteriyor. NJ, mesleğinden mutsuz olan bir mühendistir. Orta yaşın üstündeki NJ, ortağı olduğu şirketin de şirket ortaklarının da önem verdikleri ilk şeyin daha fazla para kazanmak olmasından mutsuzdur. Mutsuzluğunu fark eden arkadaşlarından birisi ona, bu iç sıkıntısının daha önce onun da başına gelmiş bir şey olduğunu ve tek kurtuluşun, elindekini kabul edip bunun üzerinde daha çok çalışmak olduğunu söylüyor. Film de zaten hayatı ne kadar sorgulasa da sonunda bir kabullenişin resmini çiziyor. Bir çocuğun saf itirafları ve sözleri ile sizi de çocuksu bir umutla bırakıyor. Bu çocuk, filmi izleyenlerin sempatisini en çok kazandığı karakterdir, buna neredeyse eminim. Güzel oyunculuğu ve oyuncunun tatlılığı bir yana yaratılmış çok derin bir karakter söz konusu. Onunla birlikte Edward Yang’ ın hayatının, kalbinin en hassas yerindeyiz gibi hissederiz. Sanata, sinemaya, insana, kadınlara, ölüme ve deneyimlediği her şeye olan bakış açısı bizi güldürüyor ve merakla, mutlulukla filme bağlıyor. Her şeye çok yalın, temiz ve temel olarak bakıyor ya da öyle görüyor bu çocuk karakterimiz. Sorduğu sorular ve çektiği fotoğraflar düşüncelerinin ne kadar temel ve yaşam için ne kadar derin anlamları olduğunu ortaya koyuyor.

Hayatına bir anlam katmak için dağlara çıkan ve inançlarına yönelen bir anne geriye döndüğünde aslında hiçbir yerdeki yaşamın ardında bıraktığından farklı olmadığını söylüyor. Belki de o filmi nereye gitsek aynı yapacak olan şey ne yönetmeni ne oyuncusudur sadece izleyicisidir. Sağır bir izleyiciye daha fazla ne verebilirsiniz? Ya da sağır olmayı tercih etmiş bir izleyiciye…

Şehrin insanı bir yarışa soktuğu ve hayatlarımızın önüne geçerek bizi kontrol ettiği uzun zamandır kabul edilen bir gerçek. Filmde de karakterlerin en hassas oldukları, yoruldukları, pes edip düştükleri anlarda görüntüleri şehrin ardında sadece bir siluet olarak kalıyor. Şehrin onları yuttuğunu, hayatlarını, çabalarını emdiğini gösteriyor bu anlardaki görüntülerde.

Edward Yang’ a 2000 yılında Cannes’ da En İyi Yönetmen Ödülü’ nü kazandıran bu filmin bilge bir gözün çektiğini ispatlıyor. Hayatı anlamaya çalışırken karşılaştığınız şeyleri insanlara nasıl sıkıcı olmadan anlatabilirsiniz? Hayat kadar bizi bir şey olmaya zorlayan ne vardır? Aile, hayatı anlatabileceğiniz en iyi simge. Edward Yang da Yi Yi’ de hayatı parçalara ayırmış ve her bir parça bir karaktere dönüştürmüştür. Bu parçalar bir araya geldiğinde bir aileyi gösteriyor olabilir ancak gerçek sadece bize gösterilen kadarı değildir. Gördüğümüz şeyin arkasında gerçekler devam etmektedir. Ailenin ardında, parçaları birleştirdiğimizde ortaya çıkan şey bir insan yaşamıdır. İyi ve bilgece gözlemlenmiş bir yaşam.

Bir Cevap Yazın

WordPress gururla sunar | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: