Hayatımıza Pencere Açmak İçin Ona Yakından Bakmak Gerekir

Bir film sadece sinema ile ilgili olursa, sadece sinemayı anlatırsa aslında neyi anlatmış olur? İnsanı mı ya da gerçeği mi? Acılarımızı ya da yalanlarımızı mı? Blogumu açarken “Tek bir hayatta sıkışıp kalmamak için sinema… ” mottosuna sahiptim. Yazıda bahsedeceğim film bu mottodaki insanların ve bu mottoya zorlanan insanların filmi. Hayatlarına pencere açmak isteyenlerin filmi. Bu pencereyi açmak için duvarlarını yıkanların, kimliğini yitirenlerin filmi…

1990 İran yapımı Abbas Kiyarüstemi filmi olan Nema- ye Nazdik (Yakın Çekim), izleyicisiyle buluştuğu günden beri dünya sinemasını sarsmış ve yönetmenini de dünyaya tanıtmıştı. Öyle ki Jean- Luc Godard ve Quentin Tarantino gibi yönetmenler tarafından da övgüler almıştı.

 Nema- ye Nazdik, aslında belgesel olarak nitelendirilebilecek bir film. Kiyarüstemi, çalışmasını yaptığı filminin çekimi sırasında okuduğu Suruş dergisi muhabiri Hüseyin Farazmand’ ın bir yazısından etkilenir ve haberin peşine düşer. Bahsi geçen derginin yazısında kendisini İranlı yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtan Sabzian’ dan bahsedilmektedir. Sabzian, Makhmalbaf’ a benzerliği sebebiyle sık sık kendini başka insanlara Makhmalbaf olarak tanıtmaktadır. Yine kendisini Makhmalbaf olarak tanıttığı bir aile bu defa onun Makhmalbaf olmadığını anlar ve kendilerini dolandırmayı amaçladığı düşüncesi ile Sabzian’ ı mahkemeye verir.

Kiyarüstemi bu haberi okuduktan sonra Sabzian üzerinden bir film yapmaya karar verir. Gerekli izinleri de aldıktan sonra aile üyelerinden, muhabirden ve Sabzian’ dan kendilerini canlandırmasını ister. Bu şekilde filmde kendilerini “canlandıran” bu yarı karakterler sinemada ilginç bir deneyimin yolunu açmış olurlar.

Filmin çekimlerine başlandıktan sonra Kiyarüstemi, Makhmalbaf’ tan davanın sonunda Sabzian ile tanışmasını ister. Filmde izlediğimiz sahne akıllara getirilirse; Sabzian mahkemeden çıkıp da karşısında Makhmalbaf’ ı gördüğünde hemen eline sarılmış, öpmeye çalışmış ve kafasını yerden kaldıramamıştı. Bu sahne ve ardından gördüklerimiz filmin en sevdiğim bölümünü oluşturuyor. Bahsettiğim sahne belki filmin çekim koşulu düşünülürse yapay durabilecekken tam tersine gerçeği olduğu gibi verebilmeyi başarmıştır. Zira bu sahnede Sabzian çekildiğinden habersizdir. Bu nedenle de bu hallerini film boyu açıklamalarını dinlediğimiz Sabzian’ ın vicdanının rahatsız olduğuna ve utandığına yorabiliriz. Bu utanmada hem yaptığından duyduğu pişmanlık hem de sinemaya, sanata duyduğu saygı vardır. Her ne kadar istediği rolü oynamış ve çok sevdiği bir filmin yönetmeni gibi tanıtmışsa da kendini, gerçek bir yönetmenin karşısında tir tir titremiştir. Yine Makhmalbaf ile motosiklete bindikleri o meşhur sahnedeki ses kayıpları da bilinçli olarak bırakılmış zira Kiyarüstemi, çekildiğinden haberi olan Makhmalbaf’ ın konuşmalarının gerçeği yani filmin dokusunu bozacağını düşünmüştür.

Peki Sabzian neden bu oyunu oynamış, neden kendi filmini çekmeye uğraşmış ve her şeyin yalan olduğunu fark ettiğinde bile rolüne devam etmişti?

Filmde gerçeğe bir eklenti olmadığı düşünülürse izleyicinin, dışarıdaki insanın, tıpkı bir filmi okuduğu gibi kendi hayatını okuduğunu fark edebilirsiniz. Çünkü film size ihtimaller sunmuyor. Bir gerçek var ve sebebi de işte buradadır diyor. Sizi gerçekle yüz yüze bırakıyor. Yalanın, rollerin kaçış olabildiği bir gerçekle yüz yüze kalıyorsunuz.

Sabzian işsiz, iki çocuk babasıdır. Evliliği, fakirliğinin ve işsizliğinin sonucu sonlanmıştır. Sabzian kendini hep sanatsever olarak hatırlıyor. Öyle ki Bisikletçi’ yi izlediği gün bambaşka birisi olmuştur. Peki ama onu değiştiren ya da onu sinemaya adayan şey nedir? Sinema onun için gerçeklerin üzerindeki perdeyi aralayan bir sestir. Çocukluğundan beri kulağında uğuldayan bu sesi susturamamış ancak kafasının içindeki film çekmeyi de başaramamıştır. İşsizlik, açlık gün geçtikçe onu gerçeklerden kaçmaya itmiştir. Bir an için başka bir dünyada olabileceğine inanmak istemiştir. Rolünü oynadıkça çevreden duyduğu saygı ve değer onu role bağımlı yapmıştır. Çünkü geriye döndüğünde kimsenin onu insan yerine koymayacağını, yine herkesin onu görmezden geleceğini bilir. Unutmaya çalışır asıl kimliğini. O, yine onun tanımıyla “ailesini geçindiremeyen Allah’ ın belası bir yerde yaşayan fakir biri” dir. Bu nedenle eve her döndüğünde ertesi gün yalanı bırakacağına söz verse de sabah olup yine aynı kötü koşullarla karşılaştığında kendisini bu şekilde yaşamaya inandırmaya başlamıştır.

Sözler ve arkasındaki siyasi, ekonomik ve sosyal hayatın gerçekleri insanın boğazında düğüm düğüm oluyor kalıyor. Yutamayacağınız kadar büyüyorlar. Unutamayacağınız kadar acı veriyorlar.

Sinemada yakın çekim, izleyiciyi doğrudan filmin hissine ya da karakterin dünyasına geçirmekte kullanılan tekniklerden bir tanesidir. Bütünün içinde kaybolan ya da pek çok izleyicinin görmeden filmi bitirebileceği küçük parçaları göz önüne çıkaran bir tekniktir. Kimi zaman ayrıntılar gösterilirken kimi zaman da izleyiciye verilen dünyanın arkasındaki gerçekleri gösteren bu teknik, sinemadaki örneklerinden de anlaşılabileceği gibi oldukça güçlü bir tekniktir. Seyirci ile karakter karşı karşıya getirilmek istendiğinde bu tekniğe sık sık başvurulmaktadır. Bu filmde de gerçek, izleyicinin gözü önünde anlatılırken bir mahkemeye belki de hayata edilen bir itirafı gösterir.

İnsanca yaşamak, herkes kadar değer görmek, evine aç dönmemek gibi insan olmanın temel haklarından bazılarını isteyen Sabzian’ ın sanatını izlemek insana kimliğini, yaşadığı çevreyi sorgulatıyor. İnancım, yönetmenin de gözbebeği olarak tanımladığı bu filmin yıllarca izleyicisine insanın, devletin ve sinemanın gerçek yüzünü hatırlatmak da başarılı olacağıdır.

Bir Cevap Yazın

WordPress gururla sunar | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: