WE THE ANIMALS

We The Animals; büyürken etrafındaki şeyleri anlamlandırmaya çalışan bir çocuğun gözünden aile olmak, kardeş olmak, cinselliği tanımak, ırkçılık ve heteronormative gibi pek çok önemli konuyu işleyen bir film. Ancak Jeremiah Zagar’ ın ilk uzun metraj kurmaca filmi olan We The Animals, aynı konuları işleyen türdeşlerinden farklı olarak her şeye mesafelidir. Bir çocuğunki kadar…

Biz eskiden… Kardeşken…

Filmde, bir çocuğun gözünden dünyayı gören izleyici de anlamlarını bilmesine rağmen zaman zaman anlatıcı gibi yaşananları en baştan anlamlandırmaya çalışmaktadır. İzleyici, farklı bir dünya mümkün mü, diye sormaktadır.

Dünyada çoğunluk tarafından çoktan beri anlam kazanmış şeylerin yeni anlamları olabileceğini düşünmek ise çocukluğun en sancılı sürecine itiyor insanı. Hem içgüdü gibi korku ile saklanırken bir yandan da harekete geçiren bu yeni anlamlar, merakla içine çekmektedir izleyicisini.

We The Animals Filminin Konusu

We The Animals, genç yaşlarda birbirlerine âşık olarak evlenmiş bir kadın ile Porto Rikolu bir erkeğin çocukları olan Manny, Joel ve Jonah adlı kardeşlerin büyüme süreçlerini konu alır. 3 kardeş içerisinde ise Jonah merkezli bir anlatı dili kullanır yönetmen. 3 kardeş çocukluklarını birbirleri ile birlikte, birbirlerini koruyarak geçirirken “büyümek” kardeşlerin arasına girer. Büyüme süreci ile birlikte, hepimizin tanıdığı o ailenin evine gireriz. Yaşama savaşının, çocuklarının büyüme sürecine onları yabancılaştırdığına şahit olduğumuz o ailenin evine…

Filmde zamanla bir yandan, bir çocuğundan gözünden izlerken bir türlü bir ismini koyamadığımız, anlamlandıramadığımız ırkçılık, öte yandan eril şiddet, eril otoritenin korkusu bir başka yandan da heteronormatif yargılar etrafında kendini yargılama, yanlış görme süreci de izleyicinin içinde büyümeye başlıyor. Jonah ise etrafını kaplayan bu yargılar, şiddetler, istismarlar ve ötekileştirmeler içerisinde kendi varlığını, yatağının altına sakladığı defterine çizdiği çizimlerde ve yazdığı yazılarında gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Annesi ile babası arasında yaşanan gerginlikler, dengesizlikler kardeşleri daha çok bir araya getirmek yerine, “güçlü erkek” figürünü takip eden babalarını izleyen Manny ve Joel ile hayata başka bir yerden bakan Jonah arasında ayrıma sebep oluyor. Annesinin şiddet görmesinden üzülen ancak yine ne olduğunu, neden olduğunu anlamlandıramayan Jonah annesine daha çok yakınlaşırken Manny ve Joel “otorite”yi dışlamayı beceremeyip davranışlarını etkilemelerine izin veriyorlar. Öyle ki Jonah, onlardan farklı taraflarını göstermeye başladıkça kardeşleri tarafından itilip kakılmaya başlanıyor.

Ancak bunun dışında toplumdan pek haberdar değiliz çünkü çocuklar da henüz haberdar değildir. Anlamlandıramadığı şeylerin, dünyanın gerçekleri olduğundan haberdar değillerdir. Biz filmde bir toplumu göremezken bile yargılanmak için dışlanmak için kalabalığa ihtiyaç olmayacağını anlıyoruz zira Jonah; dünyasından haberdar olan ailesi tarafından da yeterince yargılanıyor ve dışlanıyor. Ancak film tüm umutsuzluklar ve üzücü, kırıcı sürecin sonunda yine de yüzümüzde bir parça tebessüm oluşturmaya çalışıyor. Dünyasını, yazılarını ve çizimlerini, çöpten toplayarak göklere uçtuğunu hayal eden Jonah, filmin ardından da aklımızda kalmayı başarıyor. Öyle ki, hayatla nasıl başa çıkacağını merak ediyoruz.

Yabancısı Olmadığımız Ev

Filmin bu kadar insanı etkilemesinin nedeni ise gerçekliği hiç değiştirmeden göstermesi. Hiçbirimizin yabancısı olmadığı o eve, çocukların dünyasına girerken hiç de çekinmemiz de bundan. Senaryosu çok iyi hazırlanmış bir film ile karşı karşıyayız. Ne bir ajitasyon ne de küçümseme. Hiçbir şeyin fazlasına şahit değiliz. Şiddet gören anneyi şiddet görürken de görmüyoruz, ırkçı toplumu da. Sadece çocuk aklımızla her şeyi hissediyoruz. Ebeveynlerinin karmaşık ilişkisine yakından şahit olan çocuklar sevgi ile öfke arasındaki dalgalanmalardan kaçmak konusunda deneyimliler. Öyle ki bazen çocukların hiçbir şeyden etkilenmediklerini bile düşünüyoruz. Ancak tam bunu düşündüğümüz anda filmde öyle bir sahne ile karşılaşıyoruz ki çocukların da ebeveynlerine duydukları sevgi, nefret ve öfke karışımından afallıyoruz. Bunların hiçbiri sert bir söz ya da davranışla değil, yumuşak bir bakış ya da bıkkınlık ile kendini gösteriyor. Bu nedenle de çocuklara şefkat duymaktan fazlasını hissedemiyoruz.

Jonah’ ın hayali ile gerçeği birbirine karıştırdığı anlarda da, cinsel duyguları ilk defa yaşamaya başladığı anlarda da biz de onun kadar ne yapacağımızı bilemez oluyoruz. Filmin en güçlü yanı da zaten bu belirsiz empati kurdurma yeteneği bence. Jonah’ ın dünyasına girdiğimiz animasyon sekanslarında ise etkilenmemek mümkün değil. Mark Samsonovich tarafından yaratılan bu animasyonlar, izleyiciye o hayali dünyayı tüm açıklığı ile göstermeyi başarıyor. Zak Mulligan’ ın sinematografisi de başarılı bir senaryoyu izleyicine olabildiğince yaklaştırıyor, dokunur hale getiriyor. Kullandığı ışık ve renkler ile hikâyeyi daha da derinleştiriyor. Ancak bu başarılı anlatıda izleyiciyi en çok kendine çeken şeylerden birisi de filmin dramatik müziğidir. Filmin daha ilk anlarında seyircisini hem şefkatle hem de korkuyla kaplayan bu müzikler filmin anlatısını daha da güçlü kılıyor.

We The Animals, Jonah karakteri ile birlikte izleyicilerini çocukluklarına götüren ve büyümenin; kendini kanıtlamanın; varlığını, düşüncelerini, hislerini kirletmeden büyütmenin sancılı sürecini izleyicisine yaşatıyor. İzleyicilerden çoğunun “sert bir büyüme” hikâyesi olarak özetlediği We The Animals, çocukluğun duvarları olmayan, sınırları olmayan, kelepçeleri olmayan, kendi dünyasında özgür ve bir o kadar savunmasızlığını hissettirirken bir yandan da hepimizin eskiden, çok eskiden, “büyümek” bizleri ayırmadan önce birlikte olabileceğimizi düşündürtüyor.

Bir Cevap Yazın

WordPress gururla sunar | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: