Ana Sayfa

“sanat var olmasaydı, gerçeğin kalabalığı dünyayı katlanılmaz kılardı”

-George Bernard Shaw

Son yazılar

Yaşam belki biraz kara mizahtır belki de yaşamak alışkanlıktır ya da buradaki gibi sadece yankıdır.

Seneca’ nın felsefesi kişinin hazzı olduğu kadar kederi de korku duymadan yaşayabilmesini söylüyordu. Runar Runarsson’ ın yönetmenliğini yaptığı bu film de kişilerden öte tüm bir toplumun, filmin ana karakteri olarak karşımıza çıktığını ve kederi, ölümü, ayrılığı tattığı kadar zevki, mutluluğu, birlikteliği de tattığının fotoğraflarını gösteriyor. 56 farklı kesit ve her biri birbirine küçük dokunuşlarla bağlı. Kimisi radyoda sunulan haberlerden hiç etkilenmeden oldukça ilgisiz bir şekilde bıçaklarını bilerken kimisi aynı haberi dinlerken bu sefer, konu hakkında dile getirdiği eleştirilerini ilgisizce dinleyen(!)insanlara karşı öfkeli… Alışkın olduğumuz bir hikâye anlatıcılığı yok karşımızda bu nedenle ki önümüze çıkan her kesitte fotoğrafların seslerle uyumlu olmasını beklememiz normal. İnşaat alanında grev yapan işçilerin haberini öğrendiğimizde ardından dinleyeceğimiz telefon konuşmasının da bununla ilişkili olmasını bekliyoruz ancak duyduklarımız karşısında, bunların şimdi bu fotoğrafın içinde yer alması şart mı, diye düşünebiliriz. Ya da şöyle mi sormalıyız kendimize: hayat işte önemli sandıklarımızı dinlerken kaçırdıklarımızın yankısı içinde ölüyor olduğumuz gerçeği midir?

Leibniz’ in dediği gibi “Bu dünya, mümkün dünyaların en iyisidir” belki de. Filmde bu sebeple olacak ki sadece umutsuzluğu izlemiyoruz; umutsuzluğun, kıskançlığın içinde saf bir çabayı da görüyoruz ancak bu çabanın bizi umutlu hissettirdiği de söylenemez. Çünkü sizin de hatırlayacağınız gibi üvey iki kardeşin bir araya geldiklerinde içine girilen üstün olma, en iyi olma çabasını hissedebilmiştik. Çocukluğun saflığı içinde…

Filmin daha başlarında aklıma gelen ve filmin sonuna kadar da gitmek bilmeyen bir düşünce var. Filmin adı için, yankı değil de ilgisizlik mi olsaymış diye düşündüm. Her gün burnumuzun dibinde durumlar varlık gösterir, o durumları çerçeveleyen hisler… biz şayet onları görerek yaşıyor olsaymışız buna yaşamak denemezmiş. Anın farkında olarak yaşasaymışız buna yaşamak denemezmiş, diye düşünmeye başladım. Eğer anların sesine kulak kabartıyor olsaydık tabut içerisindeki çocuğun yanı başında soğukkanlılıkla konuşamazdık. Önümüzdeki durumdan bu kadar ilgisiz olabilmemizin belki de tek nedeni yaşamayı alışkanlık haline getirmemizdir.

Kişi en sonunda; arzu ettiği şeyi değil, arzusunu sever demişti Nietzche. Sebebi bu olmalı ki durumları bizden bağımsız görüyoruz. Ben arzumun peşindeyim bu nedenle yanımdaki kadının aşkıyla değil kendi arzumla ilgiliyim. Bir barda yanımdaki kadının ilgisinden uzakta kendi arzumun peşinden gidebilirim.

Dışımızda gerçekleşen hiçbir olay baktığımız şeyle ilgili değil mi, hep gördüğümüzü sandığımız şeyle mi ilgilidir? Çocukların dans edişini uzaktan izleyen kadını hatırlayalım, baktığı şeyle ilgili değil, gördüğünü sandığı şeyle ilgiliydi. Dansın farkında değil sadece çocukların ne kadar çabuk büyüdüğü ile alakadar.

Bir çocuğun ölü bedeninin yanında belki de hiç anlamı olmayacak bir konuşmayı dinlerken aslında neyin önemli olduğu düşüncesi de parçalanmaya başladı. Bu parçalanma filmin son dakikasına kadar da devam etti öyle ki başta bazılarımız için yanlış sayılan her şey filmin içinde erimeye başladı ve en sonunda da dalgalı bir denize karıştı. Bizler artık şaşırmayı ya da eleştirmeyi bir kenara bırakıp buna da alışmaya başladık. Bu nedenle ben de başlardaki huzursuzluğumu bir kenara bırakıp güzel kareler görmeye ve kendimi yeni hikayeler izlemeye bıraktım. Zaten film de bizden bunu istiyor gibi hareketsiz bir kamera kullanımı ile çıkıyor karşımıza. Hareketsiz tek bir çekim ve sahneye girip çıkan ilgisiz insanlar. İlgisizler çünkü andan çok uzaktalar. Belki de sadece anın sesine değil ancak ondan saliseler sonra gelen yankısına kulak kabartıyorlar. Bu nedenle kendilerini hala o anda gibi hissediyorlar.

Filmin uzun metraj olarak uygun olduğunu düşünmesem de yapılan işi deneysel olarak görüyor ve özellikle montaj için bile izlemeye değer buluyorum.  Filmi izledikten sonra aklınızda karakterler kalmamışsa hiç kimse şaşırmayacaktır buna çünkü filmde toplum, bir karakter olarak sunulmuştur. Bebeği ağlarken onu arabaya koyup onunla ilgilenmeyi değil de arabasının buz tutmuş camlarını temizlemekle ilgilenmeyi tercih etmiş bir kadını izlerken ya da kiliseye sığınmış iki göçmeni dışarıya çıkarırken kimseyi dinlemeyen polisleri görürken eğer bir şeyler hissediyorsanız o hissin her sahnede üzerine bir başka versiyonun konularak büyüdüğünü de fark edeceksinizdir. Filmin sonunda da karakterlerle değil o hisle kaldığınızı göreceksiniz.

İsterseniz Stoacı felsefeyi isterseniz sınıf farklılığını isterseniz savaşı konuşun, yanınızdaki insanlar seslerle değil ancak onların yankıları ile meşgul olacaklardır. Büyükannenin mezarın başında torununa söylediklerini hatırlayalım, ölmek için ne kadar istekli ve ölüme karşı ne kadar korkusuzdu “Önce ben, sonra annen, sonra da sen.  Hepimiz buraya gömüleceğiz.” Seneca bu sözlerini duysa büyükannenin ellerini öper ve gülümseyerek, vaktinde ölmenin ne kadar büyük bir erdem olduğundan söz ederdi. Ancak büyükanneyi ve sözlerini ne Seneca ne de kızı duyabildi. Kızı o andan geriye kalanı fotoğrafladı. Ancak çok sevdiğim bir dizinin finalinde karakterin de dediği gibi “Bunun fotoğrafını çekemezsin. Bitti bile.” Yani ya anın fotoğrafını çekebildiğimizi sanıp yankılar içerisinde yaşayacağız ya da anı yaşayacağız…. Yaşam belki biraz kara mizahtır belki de yaşamak alışkanlıktır ya da buradaki gibi sadece yankıdır.

Sanki her şeyin üzerinden çok uzun zaman geçmiş ve bazı şeyleri eskisi gibi konuşabilmek imkânsız hale gelmişti. Bu nedenle kimsenin kimseyle iletişim kurmaya ilgisi kalmamıştı. Daha önce de belirttiğim gibi baktığımızla değil gördüğümüzü sandığımızla ilgiliyiz. Arabasını park etmeye çalışan adamın, onu gördüğünü sandığı kişi olarak kabul eden kadının baskısına maruz kalırken de bunu fark edebiliriz. Masadaki takım elbiseli yaşlı adamın yanına gelen torununa olan ilgisizliği de pek çok şeyi düşünmek için yetecek bir sessizlik bırakıyor bize. İletişimsizlik… “Bu noelde çocuklar benimle olacaktı diye anlaşmıştık…”, “Bu ülkenin en nefret ettiğim tarafı da bu işte: ne tartışmaya izin var ne çekişmeye!”  İletişimsizlik mi ilgisizliği doğuruyordu yoksa ilgisizlik mi iletişimsizliği bilmiyorum ancak ikisinin de birbirini beslemekte oldukça güçlü olduğunu görebiliriz.

Farklı bir deneyim tatmak isteyenlere, İzlanda’ nın noel sürecine şahitlik etmek isteyenlere tavsiye ettiğim bu filmin biraz düşünüldüğünde teknolojiden Seneca’ ya Leibniz’ den Nietzche’ ye kadar bizleri savurduğunu görebilirsiniz. Şimdiden iyi seyirler diliyorum. 😊

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: