LOST IN TRANSLATION

Anlaşılamamanın verdiği hissi hepimiz tanırız. Bu boğucu ve insanı gittikçe yalnızlaştıran his bir süre sonra hayattan zevk almanızı engellemeye ve kendinizi devamlı sorgulamanıza neden olur. Günlük hayatlarımızın ne yazık ki artık bir parçası haline gelen bu hissin en güzel anlatıldığı filmlerden biri ise Lost in Translation.

Lost in Translation, Sofia Coppola’ nın yazıp yönettiği 2003 yapımı filmdir. Anlaşılamama ve bunun sonucunda gelen yalnızlık hissi üzerine seyircisinde başarılı bir etki yaratan bu filmin başrollerinde Scarlett Johansson ve Bill Murray yer almaktadır.

Tek Renk İki Farklı Kadın

Film Charlotte karakterinin pembe iç çamaşırı ile yatağında uzandığı görüntü ile açılır. Bu sahne birkaç açıdan önemlidir. Bu kare başka bir yerde kesinlikle erotik sayılabilecekken, Lost in Translation’ da insanı rahatlatan, ona dinginlik veren bir etkiye sahip olur. Bunda elbette arkadaki müziğin de etkisi vardı. Ancak Charlotte’ ın hareketsiz duruşu da görüntünün yarattığı anlamları sadeleştirmektedir.

Bu sahne, hem erotik sayılabilecek bir planı bu anlamlarından uzaklaştırması ile hem de iç çamaşırında kullandığı pembe renk ile filmi özetlemektedir. Bu sahne aynı zaman da bizlere John Kacare’ nin Jutta isimli eserini hatırlatmaktadır. Coppola’ nın bu tablodan ilham aldığı sahnesi bize erotizmin, film içerisindeki yeri hakkında bilgi verir. Aynı zamanda yataktaki bu kadının çocuksu saflığı hakkında da bir ipucudur.

Bu sahnedeki pembe renk bize saflığı ve çocuksuluğu çağrıştırırken Coppola aynı rengi filmin ilerleyen sahnelerinde bu defa kadınsılığa vurgu yaparken kullanır. Karaoke sahnesinde Charlotte karakterinin o zamana kadar görmediğimiz bir yönünü görürüz. Charlotte baştan çıkarıcıdır ve Coppola bunu Charlotte’ın pembe peruğunda vurgular.

Otel odasına döndüklerinde de Bob ve Charlotte birbirlerini herkesten daha iyi anladıklarını kendilerine kanıtlarlar. Bob, Charlotte’ a onun endişe ettiği şeyleri başkalarının da yaşayabileceğini söyler. Herkesin hayatında bu tür süreçlerden geçtiğini ve kendisinin iyi idare ettiğini vurgular. Hayatlarından ve çocuk sahibi olmaktan bahsettikten sonra ise en etkileyici sahnelerden birisine sıra gelir.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Hayatımıza Pencere Açmak İçin Ona Yakından Bakmak Gerekir
Lost in Translation filminde Scarlett Johansson ve Bill Murray

Bob, elini Charlotte’ ın ayağının üzerine koyar ve ona “umutsuz değilsin” der. Charlotte, bundan sonra ise filmin başında gezerken hiçbir şey hissetmediği için üzüldüğü tapınağa tekrar gider. Bu belki de hayatın renklerini tekrar görmeye başladığını ve hayatına tekrar anlam katmaya başladığını gösterir.   

Lost in Translation

Filmin adını da unutmamak gerek. Türkiye’ de film isimlerine pek önem verilmediği için olacak, birçok sinema yazısında film isimlerine değinilmemektedir. Ancak bu filmimiz için film ismini konuşmak önemlidir.

Lost in Translation, dildeki bazı sözcüklerin, deyişlerin çeviri sırasında yabancılaşması, anlamsızlaşmasını anlatmak için kullanılmaktadır. Filmin alt metninde de vurgulanan iletişimsizlik ve anlaşılamama durumu filmin isminde de yer bulmaktadır. Aynı şekilde film için Japonya’ nın seçilmesi de bu nedenledir. Kalabalık ve devasa binaların içerisindeki iki yabancı, dillerini bilmedikleri bir ülkede tamamen yalnız hissetmektedir.

Charlotte’ ın otel odasında olduğu zamanlarda şehrin içerisindeki yalnızlığını vurgulamak için onu devamlı pencere önünde ve yansımasını da şehre bulaşmışken görürüz. Bob’un olduğu sahnelerin ise daha farklı bir yapısı vardır. Bu sahneler filmin dinginliğini bozmadan seyircisini gülümsetebilmektedir. Burada Bill Murray gibi çocuk ruhlu bir oyuncunun seçilmesinin avantajları da görülmektedir. Coppola’ nın Bob karakteri için özellikle Bill Murray’ ı istemesi boşuna değilmiş 🙂

Mutlu Bir Son Mu?

Bob ile Charlotte’ ın vedalaşma sahnesi ise seyircisini deliye döndüren cinsten 🙂 Bill Murray’ ın filmdeki doğaçlamalarından birisi olan ‘fısıldaşma’ başta rahatsızlık yaratsa da Coppola’ nın da söylediği gibi, bırakalım onların arasında kalsın ve biz kendi hayallerimizde onların hayatlarının anlamlarını bulduklarını düşünelim. Bu sahneyi başarılı yapan şey de zaten bu bilinmezlik olsa gerek. Eğer Bob’ un ne söylediğini bilseydik belki de film bu kadar etkili olmayacaktı. Ayrıca bu fısıldaşmanın ardından yolun iki farklı noktasına doğru ilerlerler. Ancak filminden başında tanıdığımız o iki karakterden daha mutlu olmaları tüm bu düşüncelerimizi zihnimizden temizliyor.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Ah o çizmeler, John Lennon gözlükleri, müzikler ve Shakespeare... Bize ne yaptın Bruce Robinson!

Çoğu zaman her şeye ulaşmış olsak da hayatımızı anlamlı yapan şeylerin uzağında kalmış gibi hissederiz. Sinema, bu film ile bize yalnız olmadığımızı hatırlatıyor.

Lost in Translation, küçük ama bir o kadar etkili bir öykü sunmaktadır. İki muhteşem oyunculuğu görmek, yalnızlığın ve anlaşılamazlığın atmosferinde kaybolmak için izlemenizi öneririm 🙂 Eğer filmler hakkında konuşmak isterseniz bana instagramdan ulaşabilirsiniz 🙂 Bunun için buraya tıklayınız.

Anlaşılamama ve yalnızlık üzerine bir şeyler bulabileceğiniz Edward Yang’ ın yönetmenliğini yaptığı Yİ Yi filmini izlemiş miydiniz? Yazıma buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Yazımın adı, Hayatınızı Kaç Parçaya Bölebilirseniz Bir Film Eder?

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: