SİNEMAYI ANLAMAK | SİNEMA VE TEKNOLOJİSİ

Sanatı teknolojiden ve bilimden ayrı düşünemeyiz. Sinema ve teknolojisini anlamadan sinematografiden söz etmek olanaksızdır. Sinemanın ilk gösterime girdiği 1895 yılından önce de sinema teknoloji ile iç içeydi. Bu nedenle sinema için, modern çağın teknolojilerinin bir ürünü olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ben de bu yazımda sizlere sinema ve teknolojisinden bahsetmeye çalışacağım. Bunun için yedinci sanat nedir, sinemada uzam ve hareket nedir, Lumiere Kardeşler kimdir, sinematografi nedir? gibi sorulara da cevap vermeye çalışacağım. Sinema ve teknolojisini anlamak, sinemadaki anlam arayışımıza da yardımcı olacaktır.

BÖLÜM 2: SİNEMANIN ARDINDAKİ MÜHENDİSLİK

1700’lerin başlarından 1800’lerin ortalarına kadar Athanathius Kircher, Christiaan Huygeens, Thomas Walgenstein gibi bilim insanları, sinemadaki en önemli fikirlerden birisi olan fenerlerin gelişimindeki en önemli isimlerden olmuştu. Onların çalışmaları, Lumiere Kardeşler’ in çalışmalarından çok önce, sinema seyircisini, perdeye yansıtılan görüntülerin heyecanına kavuşturmuştu.

Bu dönemdeki fenerciler, fotoğrafların bir dizisini perdeye yansıtıyordu. Bunlar basit birer illüstrasyondur. İlerleyen zamanlarda ise bu illüstrasyonlara açıklamalar da eklendi. Fotoğrafların bir dizi halinde yansıtıldığı bu slayt gösterileri seyircisini eğlendirirken eğitim amacı da güdüyordu. Ancak bu kadarı yeterli olmadı. Perdedeki görüntülerin hareketini sağlamak için çeşitli çark sistemleri kurulmaktaydı.

SİNEMADA HAREKET

Sinema teknolojisi denilince akıllara ilk olarak Lumiere Kardeşler gelmektedir. Ancak anlaşılacağı gibi Lumiere Kardeşlerden önce de hareketli görüntüler için denemeler yapılmıştı. Zira hareketli görüntü oluşturmanın, Lumiere Kardeşlerin buldukları ‘cinematographe’ aygıtı ile başlandığı söylense de pek çok kaynak bunun doğru olmadığını desteklemektedir.

Blogda yazımın bulunduğu Leonardo da Vinci’nin ‘camera obcura’ adlı cihazı, hareketli görüntünün oluşturulması yolculuğunun başlarına götürmektedir bizi. Bu kadar eski bir tarihte gerçekleştirilmiş bu teknoloji, fotoğrafın ilkel bir haliydi. Karanlık kutunun içerisine bir iğne deliğinden süzülen ışık, kendisi ile birlikte gerçekliği de kutunun içerisine taşımaktaydı.

1829 yılında Joseph Ferdinand Antonie Plateau tarafından keşfedilen, gözün ağtabakası üzerine düşen görüntülerin, görüntü kaynağı olan nesne ortadan kaldırıldığında bile bir süre daha ağtabaka üzerinde kaldığı bilgisi fotoğrafçıların ilgisini çekmişti.

Bu görsel algı sürecinin bilincinde olarak gerçekleştirilen ilk deney ise California’da yapıldı. 1872 yılında gerçekleştirilen bu deneyde çok sayıda fotoğraf makinesi kullanıldı. Deneyde atların koşusunu, anlık görüntüleri belli bir ritim oluşturacak şekilde, zamansal oranı koruyarak kaydettiler.

Bunun ardından çeşitli gelişmeler yaşansa da en çok ses getireni 1891 yılında Thomas Alva Edison ve W.K.L Dickson tarafından üretilen ‘Kinetoscophe’ aygıtı oldu. Bu aygıt ile sadece bir kişi görüntüleri izleyebiliyordu ve o kişinin doğrudan cihazın içerisinde bakması gerekiyordu.

Artık sıra Lumiere Kardeşlerin ‘cinematographe’ına gelmişti. Herkes aynı anda hareketli görüntüleri izleyebilecekti. Bu dönemlerde yaşanan gelişmeler içerisinde iki bilim insanı öne çıkmaktadır. Woodville Latham ve Robert William Paul... Şimdilerde her yanımızı kaplayan otomatik kontrol sistemleri geliştikçe zamanı ve gerçekliği algılama biçimimizi de değiştirmiştir.

SİNEMANIN BİR SANAT OLARAK FARK EDİLMESİ

Sinema ve teknolojisinin ardından sanatsal potansiyelinin fark edilmesi ise 19. Yüzyıla kadar gelmiş sanat anlayışını alt üst etmiştir. 19 ve 20. Yüzyılın estetik tartışmalarına yön veren bir sanat olarak sinema, sanat eserinin biricikliği anlayışını da sarstı. Sinemanın bir sanat olarak fark edilmesi ile sanatı anlamak ve bir sanat yapıtını yorumlayabilmek için disiplinler arası çalışmalar yapmak gerekliliği ortaya çıktı. Bu da en başta estetiğin, felsefeden ayrılarak ayrı bir bilim olarak algılanması çabasına yol açtı. Estetiğin ayrıca değerlendirilmesi ise sinematografinin ontolojik yapısını anlayabilmemizi sağlar.

Buraya kadar belki de aklınıza, sinemayı bir sanat dalı haline getiren şeyin mühendisler mi yoksa sanatçılar mı olduğu sorusu gelmiş olabilir. Buna belki de şöyle cevap vermek en doğrusudur: Sinemayı sanat dalı haline getirenler, teknolojiyi takip eden, tekniğe değer veren sanatçılardır.

Bir örnek vermek gerekirse ünlü yönetmen Lev Kuleşov hem film yapımcısı hem de bir fil teorisyeniydi.  İlerleyen zamanlarda Kuleşov Etkisi olarak bildiğimiz ve doğrudan izleyicisinin psikolojisini etkileme üzerine kurulu kurgu tekniği ile anılacaktır. Bu örnekleri o dönemlerde yaşamış sanatçılar düşünülürse çoğaltmak zor olmayacaktır.

SİNEMATOGRAFİK UZAM VE HAREKET

Sinemayı Anlamak’ başlığı ile çıktığımız bu yol oldukça uzun ve meşakkatlidir. Ancak sinematografik uzamın ve sinemada hareketin nasıl meydana geldiğinin ya da basitçe sinemanın ne olduğunun anlaşılması için belki de öncelikle inşadaki algısal yapıyı, gerçekliği ve sinema yapıtının ne olduğunu ele almak gerekli olacaktır. Bunlar için de estetikten, zaman ve hareket kavramlarından söz etmek gerekecektir. Belki de ancak böylelikle sinematografik uzamı gerçekleştiren teknolojiyi, kamerayı ve kurguyu anlamamız mümkün olur.

Sinema, gerçekliğin iki ögesi olan hareket ve uzamı, sinematografik zaman ve uzama çevirir. Sinematografi, gerçekliğin üç boyutlu uzamını iki boyutlu hale indirger. Böylelikle sürekli hareketi kesintili şekilde yeniden oluşturur. Bu kesintili algıyı insan, yine kendi fizyolojik ve zihinsel yapısı sayesinde algılar.

Sinema ve Teknolojisi gerçekliğin üç boyutlu uzamını iki boyutlu hale indirger.

Burada ayrıca hangi ögenin sinematografik uzamı hangisinin sinematografik hareket algısını yapılandırdığını belirlemek gerekliliği ortaya çıkar. Sinematografideki bazı ögeler uzamın temsilini bazıları ise hareket algısını kurmaktadır. Tüm bu ögelerin teker teker ilişkisi ise günümüzde başlı başına birer tez konusu olmaktadır. Örneğin renk, gerçekliğin temsilinde hangi açıdan etkili olmaktadır? Zaman için sinematografik zaman, saat zamanı ve gerçek zaman ilişkisi nasıl kurulabilmektedir? İnsan faktörünün de bu işin temelinde olduğunu düşünürsek bu soruların sadece insan zihninin yapısı ve elektroniğin gelişimi dışında metafizik bir anlamı da olabileceği bellidir.

İnsan algısı için zamanın ancak hareket ile ilişkilendirildiğinde anlamı olacağı açıktır. Sinematografi de hareket üzerinden zamanın yapısıyla oynar. Ancak bunun nasıl gerçekleştirildiği ise ayrıntılı çalışmayı gerektirmektedir.

Sinemanın arkasında barındırdığı teknolojik, elektronik, mekanik yapı bir sinemaseverin belki de aklına hiç gelmeyecek karmaşık bir sistemdir. Sinemayı sadece estetik bir bakış açısıyla değil elektronik açıdan da ele alabilecek olmamız ise bu sanat dalını diğerlerinden farklı bir yere koymaktadır.

Serinin bir sonraki yazısında buluşmak üzere 🙂

Bir sonraki yazımdan haber olmak için beni instagramdan takip edip görüşlerinizi yazabilirsiniz.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  LOST IN TRANSLATION

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: