17. YÜZYILDA HOLLANDA VE REMBRANDT

17. yüzyıl Hollanda resminde portre başlı başına bir araştırma konusu oluşturur. Rembrandt ise gerek gravür sanatında gerek resimde kendisini şöhrete kavuşturan pek çok portre çalışmaları yapmıştır. Ancak 17. Yüzyılda Hollanda ve Rembrandt‘ı anlatmadan önce bu yazıda bulacağınız bazı önemli noktalar mevcut.

Rembrandt’ ın yeteneğinden ve eserlerinden bahsetmeden önce yaşadığı dönemin dünyasına bakış atmak, ailesinden  ve arkadaşlarından bahsetmek onun sanatını anlayabilmek ve sanatının diğerlerinden farklılıklarını ortaya koyabilmek için gerekli olacaktır.

REMBRANDT VE AİLESİ

Büyük ressam Rembrandt Harmensz Van Rıjn, 1606 yılında varlıklı bir değirmencinin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi. Leiden’de dünyaya gelmiş olan Rembrandt’ ın yaşadığı evin manzarasını yel değirmenleri oluştururdu. Bu yel değirmenleri daha sonraları yaptığı pek çok resimde de görülecekti.

Okuma çağı geldiğinde şehrin Latin okuluna kaydedilen Rembrandt, derslerde çoğunlukla öğretmenlerinin ve arkadaşlarının resimlerini çizer bu nedenle de sık sık ceza alırdı. Şikâyetleri babasına iletildiğinde ise babası, Rembrandt’ın yeteneğini kabul eder ve hatta bununla övünürdü.

Babasının Rembrandt’ın bu yeteneğini kabul etmesi bazı olaylara dayanırdı. Rembrandt’ ın okul çağında olduğu dönemlerde Hollanda’ nın birçok şehri fare istilasına uğramıştı. Kardeşlerinden biri, bir gün, telaş içinde okula giderek değirmenin fare istilasına uğradığını söyledi. Bunun üzerine “fare avcıları” olarak adlandırılan askerler ve Van Rijn ailesi telaş içerisinde değirmene gittiler. Onlar farelerle boğuşurken Rembrandt bu karmaşanın içerisinde, büyük bir heyecanla kaosu resmetmekteydi. Bunun gibi birçok durumu gören babası çocuğunun mesleğini kabul etmişti: Rembrandt ressam olacaktı.

ON YEDİNCİ YÜZYILDA DÜNYA VE HOLLANDA

Bugün Hollanda olarak bilinen Holland ve Zeeland bölgeleri 13 ve 14. yüzyıla kadar yerleşime ve tarıma elverişsiz arazilerden oluşurdu. Bu bölgedeki bataklık arazilerinin kurutulması ve kıyı kesimlerinde artan tarımsal üretim, artan nüfusu da zenginleştirmişti. Balıkçılık, deniz ticareti ve hayvancılıkla uğraşan halk kıyı kesimlerin sık sık taşkınlara uğranması sebebiyle tüm uğraşını deniz ticaretine yöneltmeye başlamıştı. Ortaçağ’ ın sonunda, günümüzde Belçika, Lüksemburg ve Hollanda’ nın bulunduğu bu zengin ekonomiye sahip Flemenk ülkesi, İspanyolların saldırısına uğramıştı. İspanyol Kralının Katolik inancını zorla kabul ettirmeye çalışması ve dine bağladığı insanları vergilendirmeye çalışması, Protestan kasabalarda yaşayan halkı çok zorluyordu. Bu zorbalığı kabul etmeyen isyankârları bastırmak isteyen Kral, seksen yıl sürecek bir savaşı başlattı.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  PAN' IN LABİRENTİ

İttifak yapan Kuzey Flemenk şehirleri İspanyollardan bağımsızlıklarını kazandılar. Daha sonra Belçika olarak adlandırılacak ülkeyi oluşturacak olan güneydeki İspanyol Hollandası çoğunlukla Katoliklerden oluşurdu. Kuzeydeki Flemenk Cumhuriyeti ise daha çok Protestan bir nüfusa sahipti. Kuzeydeki bu Flemenk Cumhuriyeti’nde baskın olarak Kalvinistlerin sözü geçiyordu. Güneydeki İspanyol egemenliğindeki bölgeler ise Katolik kalmaya devam ediyordu.

Kalvinist öğreti, din adamlarının etkisi altında bulunan Flaman ülkelerinin en önemli sanatı olarak kabul edilen ve Rubens gibi sanatçıların da eserler verdiği dini konulu resimlerin kiliselerde olmasını yasaklardı. Katoliklerin aksine Protestanlar, kilise duvarlarını dolduran tasvirleri putperestlik olarak görüyordu. Bu nedenle de kilise duvarlarını beyazlar içerisinde sade bırakıyorlardı. Bu durum Reform hareketleri öncesinde kilise ve manastırları süslemek için çalışan ressamları oldukça sıkıntıya sokuyordu.

Bu dönemlerde okuryazar oranının da hayli düşük olması kilise ile ressamları bir araya getiriyordu. Hikâyelerini sözlü olarak dile getiren din adamları ressamların bu hikâyeleri görselleştirmesini talep ediyordu. Ancak ikonoklazma sanat anlayışının da değişmesine neden oluyordu. Sanat, dini konulardan çıkarak dünyevi şeylere yönelirken sanatçılarda geleneksel sanattan kopmaya başlıyordu.

GRAVÜRCÜLÜK VE ERİŞİLEMEZ RENK ÂLEMİ

On dört yaşında bir ressamın yanında çalışmaya başlayan Rembrandt, Amsterdam’a giderek resim bilgisini geliştirdi. Tekrar doğduğu şehre dönerek çalışmalarına devam etse de bu dönemde özellikle gravür sanatıyla uğraştı. Gravürlerinde zaman zaman portreler zaman zaman da İncil’ den alınmış konulara ilişkin kompozisyonlar çalıştı. Rembrandt bu alanda çok iyiydi. Öyle ki gravürcülük İtalya’da hâlihazırda gözde bir sanat iken, onun eserleri sayesinde gerekli değeri yakalayabilmişti.

Yine aynı yıllarda çeşitli portre ve kompozisyonlarla uğraşan Rembrandt, kısa zamanda portreleri ile şöhrete kavuştu. 1634 yılında yetim kalmış bir kadın olan Saskia van Uylenburgh’ la evlenerek Amsterdam’ a yerleşti. Başlarda büyük şöhreti olan Remrandt, Avrupa’daki Rönesans dönemi ressamlarından farklı olarak geçimini halktan temin ediyordu. Öyle ki kapısına gelen herkesi büyük bir heyecanla karşılıyor ve özenle portrelerini yapıyordu. Bu yıllar Rembrandt için şöhret kapılarını açtı. Ancak hayatında derin yaralar almasına da neden oldu. Çok sevdiği ve birçok portresinde ebedileştirdiği annesini ve ardından da eşini kaybetti. Bundan sonrasını kendisini tamamen sanatına ve geride kalmış olan çocuklarından Titus’ a verdi. Ancak bu sancılı döneminde bir de yaptığı resimleri gerekli ilgiyi görmemeye başladı. Bunun sonucu olarak Rembrandt kendisini evine kapayarak sadece kendi istediği resimleri yaptı.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  LEONARDO DA VINCI KİMDİR
Rembrandt’ ın en ünlü otoportrelerinden biridir. 1665 yılında, Rembrandt 55 yaşındayken yapılmıştır.

ŞÖHRETİN ARDINDAN GELEN SEFALET VE KAYIPLAR

1645 yılında tanıştığı Hendrickje Stoffels, ona bir anda tüm acılarını unutturdu. Beş yıl boyunca birlikte yaşadığı bu kadın, Rembrandt için ilham kaynağı oldu. Pek çok eserini bu dönemde verirken sevgilisini de model olarak kullandı. Ancak Rembrandt’ ın mutluluğu uzun sürmedi. Hollanda’ da yaşanan iktisadi bir çöküş  iş hayatını etkiledi ve pek çok borcu olmasına yol açtı.

Bu dönemde iyice yalnızlaşan Rmebrandt, resimlerini satmak için bile olsa evinden dışarı çıkmadı. Resimlerini satma işini sevgilisi ve çocuğu Titus üstlendi. Ancak kısa süre sonra Rembrandt tüm bu zorluğun içerisinde çok sevgili eşi Hendrickje ve çocuğunu kaybetmenin acısıyla karşı kaşıya kaldı. Elinde kalan az miktardaki para ile yaşamını sürdürmeye çalıştı. 1669 yılında, son zamanlarını devamlı karşısında geçirdiği portresini tamamladık. Aynı yıl yattığı yatağından bir daha kalkamadı ve hayatını kaybetti.

Rembrandt, konuları ele alış tarzı ile kendinden sonraki nesillerde bulunması zor bir ressam olarak adını tarihe yazdırmıştır. Kendinden sonra ona en yakın olan meslektaşları Goya, Daumier ve Rouault ise her zaman Rembrandt’ ın ne kadar özel bir sanatçı olduğunu hatırlatmaya devam etmiştir. O, sessiz ve karanlık odasında kendi kabuğuna çekilerek çalışmış ve sanat idealini gerçekleştirebilmiş kıymetli bir ressamdır.

Sanatçının sanat hayatı ve eserlerini bir sonraki yazımda ele almaya çalışacağım.

Resim kategorisindeki diğer yazılarıma bakmayı unutmayın 🙂

Instagramdan takip etmek için ise “buraya” tıklayabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: