Büyük Budapeşte Oteli ya da zirvedeki Wes Anderson

Wes Anderson’ ın yakın dostlarından sayılan Alexandre Desplat tarafından bestelenen müzikler eşliğinde yıldızlarla dolu kalabalık kadronun canlandırdığı karakterlerin büyüleyici ama aynı zamanda absürt ve heyecanlı anlarını izlediğimiz Büyük Budapeşte Oteli filminde, Moonrise Kingdom sonrası daha iyisini yapabilir mi diye düşündüğümüz yönetmen Wes Anderson’ ın hiç süpesiz ondan daha iyisini yapabildiğini görüyoruz.

Büyük Budapeşte Oteli, bana kalırsa bu yüzyılda büyükler için masal tadında işlenmiş bir film. Öyle ki daha ilk dakikalardan sayfalar arasında buluyoruz kendimizi ve yazar birden bire karşımıza dikilip masalı anlatmaya başlıyor bize. Biz ise annesinden masalın devamını bekleyen çocuklar gibi sıkılmaya vakit bulamadan bir sonraki sahneyi izlemek için can atıyoruz. Masal diyorum çünkü Anderson’ ın kendisi ile özdeşleşen kamera kullanımı ve dekorlar, sahnelerin sıcacık renklerle kaplı oluşu, göğe yükselen merdivenler, pasta gibi oteller, hayali şehirler derken bizi başka ama bambaşka bir dünyaya götürüyor.

Yıldız oyuncuların birer birer küçük rollerde yer aldığı, karakterlerin peşinden kovalamacalara daldığımız hem eğlenceli hem de özellikle finali ile izleyiciyi duygulandıran film için seçilen zaman da gülümseten cinstendir. Çünkü film 1930′ lu yıllara özellikle de Grand Hotel’ in çekildiği ve içinde Greta Garbo, John Barrymore gibi yıldızların buluştuğu yıla yani 1932′ ye işaret eder. Ayrıca enfes bir izlemin sunan bu filmde yönetmen, Moonrise Kingdom’ da da birlikte çalıştığı ve 12 Yıllık Esaret ile kendi dalında Oscar adayı olan Adam Stockhausen, 3 kez Oscar adayı olmuş set dekorasyoncusu Anna Pinnock ve Stephan O. Gessler ile birlikte çalışır.

Stefan Zweig’ ın eserlerinden esinlenilmiş filmin başında yönetmenin yazara ilgisinin ve saygısının göstergesi olarak sayabileceğimiz şekilde, elindeki kitaptan oldukça etkilenmiş bir kızın, yazarın büstünün yanında kitabı okurken görürüz. Bundan sonra ise bize masalı anlatacak yazarımızı görüyoruz karşımızda, hikayelerin insanlara nasıl geldiğini anlatıyorken.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Yaşam Belki Biraz Kara Mizahtır Belki De Yaşamak Alışkanlıktır Ya Da Buradaki Gibi Sadece Yankıdır

Repliklerin oldukça başarılı olduğu filmde iç içe geçen hikayelerin merkezini oyunculuğu ile takdir kazanmış ve yönetmenlik kariyerinde de kendini göstermiş Ralph Fiennes alır. Kendisinin canlandırdığı Gustave karakteri, otelin her şeyi ile ilgilenen ondan habersiz otelde hiçbir şeyin yapılamadığı ve aynı zamanda otelin ilk Lobby Boy’ udur. Bu karakter zamanla, filmde hiç görülmeyen otelin gerçek sahibinin neredeyse yerine geçmiştir. Bir gün otele bellboy ve komi görevlisi olarak Sıfır (Zero) ünvanlı Mustafa karakteri gelir. Tony Revolori tarafından canlandırılan bu karakter ile Gustave arasında kısa zamanda bir arkadaşlık başlar.

Fantastik dünyasını anlatırken toplum eleştirisinden uzak durmayan Wes Anderson’ ın en politik karakteri sarışın, yaşlı ve zengin kadınlara özellikle ilgisi olan hiç şüphesiz Gustave karakteridir. Bu hem çok kibar hem de açgözlü Gustave karakterinin, yaşlı ve zengin kadın hayranlarından biri olan Madame D.’ nin(Tilda Swinton) ölümü üzerine başına gelenler ile filmimizin bol kovalamacalı ve eğlenceli bölümleri de başlar diyebiliriz.

Madem D.’ nin oğlu Adrien Brody tarafından canlandırılan Dmitri karakteri, Madamın, sevgilisi Gustave için miras bıraktığı oldukça değerli ve pahalı Elma Tutan Çocuk adlı Rönesans tablosunu öğrenince Gustave için komplolar kurmaya başlar. Bundan itibaren iki yakın arkadaş olarak Madama veda etmek için şatosuna giden Gustave ve Sıfır (Zero), esrarengiz şekilde ölen Madamın gerçeklerinin peşinden giderken aynı zamanda dışarıda zaman da değişmektedir. Değişen zamanı en iyi şekilde anlatmayı başaran yönetmen, bunu aynı zamanda mizahla birleştirir. Trende yolculuk ettikleri sırada karakterlerimizin bulundukları vagona gelen askerlerle karakterlerimiz arasında yaşananlar ve aralarındaki diyaloglarla yönetmen gerekli saydığı eleştirilerini de yapmaktadır -ki bu sahneler benim en sevdiğim sahnelerdir-.

Anderson’ ın filmlerini değerli kılan bir özellik ise bence sinemayı diğer sanat dalları ile birleştirmesi. Bahsi geçen filminde de resimden, modern sanattan, heykelden, edebiyattan uzak hiçbir sahne yoktur. Almanya ve ABD ortak yapımı olan ve yönetmenliğini Wes Anderson’ ın yaptığı Büyük Budapeşte Oteli’ ni izledikten sonra Amerikan sinemasının, zevksiz, kuralcı ve muhafazakar sayılan yapısından çok uzak bir yönetmen yetiştirdiğini düşünmek hiç de yanlış olmaz sanırım. Öyle ki yaratıcılığını hiç kaybetmeden çıtayı her filminde yükseğe taşıyan Wes Anderson, Moonrise Kingdom sonrasında hayranlarına her seferinde daha iyisini vereceğini bu filmiyle kanıtlıyor.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  BİR KADIN ÖZGÜRLEŞMESİ: EMA

Wes Anderson hayranlarının çoktan izlediğine emin olduğum filmi Wes Anderson sineması ile hiç tanışmamış olanlar için bir kez de ben önermiş olayım. 🙂

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: