EX MACHINA

Yönetmenliğini ve senaristliğini Alex Garland’ ın yaptığı Ex Machina filmi, bir yapay zekâ testini ve bu test üzerinden de yapay zekâ ile insan arasındaki ilişkiyi ele almaktadır. Filmin konusundan biraz bahsedip ardından filmin zeminine oturttuğu yapay zekâ testinin ne olduğundan, filmin neredeyse her karesine yerleştirilmiş sembollerden ve benim yapay zekâ ile ilgili birkaç görüşümden bahsedeceğim.

Ex Machina ne anlatıyor?

Film, Nathan isimli bir yapay zekâ yaratıcısının kendi firmasındaki bir çalışanı olan Caleb’ i bir çekilişin kazananı olarak seçmesi ile başlar. Bu noktadan sonra söyleyeceğim şeyleri belki birçoğunuz spoiler olarak görecektir ancak bilim kurgu türünün sıkı takipçisiyseniz ve Turing Test’ ten biraz haberdarsanız bana kızmayacaksınızdır.

Caleb, Nathan’ ın kurucusu olduğu BlueBook isimli bir teknoloji şirketinde çalışmaktadır. Şirket içerisinde yapılan bir çekilişi kazanan Caleb’ e toplumdan izole bir alanda yaşayan Nathan ile bir hafta geçirme fırsatı sunulmuştur. Onlarca insan arasından kazanan olmanın gururu ile yola çıkan Caleb, yolculuğun sonunda kendisini aslında bir yapay zekâ araştırma tesisinde bulur. Filmin devamı da bu klostrofobik etki yaratan basık ve boğucu mekânda geçer.

Ex Machine filminde Turing Testi

Sınırlı bir mekânda geçen film başarılı bir senaryo ile kendisini, ait olduğu türün aynı konuyu işleyen filmlerinden sıyırmayı başarıyor. Her ne kadar bu sıyrılma bazı noktalarda olumlu bazı noktalarda olumsuz da olsa filmi konuyu işleme şekli itibariyle değerli bir yere oturtuyor. Filmi değerli kılan yapısı sinsice yerleştirilmiş sembollerdense izleyiciye çoğu zaman açıklanan ve onları istediği şeylere yönlendirmesini sağlayan yani aslında izleyicisi ile konuşabilmeyi sağlayan sembollerdir. Zaman zaman varoluştan, Pallock’ un ünlü çalışmalarıyla birlikte insan eylemlerinin olasılıklarından, Platon’ un mağarasından ve bunlar gibi bazı sembolik, alegorik anlatımlardan bahsedebilecek oluşumuz da elbette filmi değerli yapıyor.

O halde dilerseniz önce Turing Testi’ nden sonra da Pallock’ un sanatından ve bu sanat ile yapay zekâ arasında filmin nasıl ilişki kurduğundan bahsedelim.

Turing Testi

1950 yılında Alan Turing, “makineler düşünebilir mi?” sorusunu ele alarak Turing Testi’ ni geliştirmişti. Bu test sırasında bir bilgisayar, insanlar tarafından sorulan soruları cevaplayacaktı ve eğer bu cevaplar, insanların cevaplarından ayırt edilemezse bilgisayar, testi başarıyla geçmiş olacaktı. Bu nedenle çalışma ekibi, bilgisayarın soruyu anlama yetisine yönelmişti. Testte insan diliyle sorulan sorulara bilgisayar, tıpkı insanların vereceği cevapları vermiştir. Ancak Alan Turing için bu testin bir amacı, bu soruya cevap aramakken bir amacı da makinenin düşünüyor olabileceğinin mantıklı olup olmadığını araştırmaktı.

Turing Testi Nasıl İşliyordu

Test için seçilmiş bir “sorgucu” bulunmaktaydı. Bu sorgucu makine ile makinenin görüş açısına girecek şekilde bir yerde tutulmaktaydı. Bilgisayara sorular soran sorgucu testin sonunda eğer cevapların bir bilgisayardan geldiğini ayırt edemezse test başarılı olacaktı.

Ancak bu noktada filmin ilginçleştiği bir yer de filmdeki sorgucu rolündeki karakterin, soruları sorduğu şeyin bir yapay zekâ olduğunu bilmesidir. Sorgucu, hem karşısındakinin tanımından haberdardır hem de fiziksel olarak da karşısındakini görebilmektedir.

Yapay zekâ günümüzde en popüler konulardan birisidir ve pek çoğunun korkulu rüyasıdır. Bu korkunun bir anlamda normal olduğunu kabul ediyorum zira biz insanlar hala yarattığımız her yeni şeyde nasıl daha iyi savaşabilirizin peşindeyizdir. Hiçbirimiz, ‘neden yarattığımız her şeye savaşmayı öğretiyoruz ama bunun yerine barışı koruyalım, sürdürelim demek istemiyoruz’ diye düşünmüyoruz.

Eğer makine insan davranışlarını taklit ediyorsa yaratıcısının mimiklerini de ezbere bilecektir. Bu durumda belki şöyle söylemeliyiz. Yapay zekâdan korkmakta haklısınız çünkü insanlığın tembel olduğu bir konu da kötülük üzerine düşünmektir. Yarattığınız şey sizden zeki olmayacaktır, sadece size sizin silahlarınızla karşılık verecektir. Eğer iyi birisiyseniz yarattığınız şeyin kötülüğü öğrenmesi nasıl mümkün olabilir? Kötülüğü öğretecek bir deneyim yaşamadığı sürece bu mümkün olamaz. Onun deneyimi ise başlangıçta yaratıcısının deneyimidir. Yapay zekâ önce yaratıcısının deneyimlerini öğrenecek ve bu deneyimlere yine yaratıcısının tepkilerini verecektir. Bunun başka bir olasılığı mümkün değildir. Yapay zekâdan korkmak aslında yine insandan korkmak olacaktır.

Jackson Pollock ve Yapay Zekâ

Avrupa soyut sanatının gelişmesine de büyük katkı sağlamış olan Soyut Dışavurumculuk akımı, sanatta her türlü ön hazırlığı reddetmektedir. Bu akıma göre sanatçının tüm el ve kol hareketleri hiçbir engellemeye (ön hazırlık gibi ya da düşünsel bir süreç gibi) uğramadan doğrudan sanat yapıtına yansıtılmalıdır.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Yeni Dalga Sineması İçerisinde Bir Barbet Schroeder Filmi: More

Bu amaçla ortaya çıkan aksiyon resmi de ilk defa ABD’ de ortaya çıkmıştır ve kuşkusuz en etkili sanatçılardan birisi de Jackson Pollock olmuştur. Pollock eserleri ile çığır açarken bu eserlere eleştirmenler tarafından getirilen yorumlar ise eserlerin varoluşsal bir etkisi olduğu yönündedir. Tuval üzerinde gördüklerimiz bir süreç, bir devinim, bir oluş, bir olaydır. Varoluş gibi…

Jackson Pollock adlı sanatçıya ait eser

Pollock’ un, eserlerine yönelik yapılan yorum ve eleştirilere karşılık olarak verdiği yanıt ise eserlerinin film ile ilişkisini kurmamıza yardımcı olacaktır: “Her çağ kendi tekniğini bulur.”

Sürrealizmden de beslenmiş olan Soyut Dışavurumculuk, bilinçaltındakini ortaya çıkaran bir “otomatik sanattır”. Buna göre bilinçaltının serbest bırakılmasıyla deneyimlerden yola çıkılarak rastlantısal yeni oluşumlar söz konusu olabilmektedir.

Filmde kullanılan Pollock’ un eseri ise aslında “Hareketli soyut” ile açıklanmaktadır. Hareketli soyut, Pollock’ un eserlerini serbest el ve kol hareketleri ile ortaya çıkarmasıdır ki kendisinin yaptığı açıklama hem eserinin arka planını açıklamaktadır hem de film ile olan ilişkisini açıklamaktadır: “Resmimin içindeyken ne yaptığımın farkında değilim. Ne yapmış olduğumu görebilmem, ancak bir çeşit ‘yaptığını fark etme’ döneminden sonra mümkündür… Bilinç, anlam ve farkındalık ise zaten filmin dönüp durduğu bir üçgenin köşeleri gibidir.

Wittgenstein ve Blue Book

Filmde pek çok sahnede mantık ve dil felsefesi alanında yaptığı çalışmalarla modern felsefe için çok önemli bir isim olan Ludwig Wittgenstein’ a gönderme yapılmıştır. Filmdeki dünyanın en çok kullanılan arama motoru olarak söylenen Blue Book ismi de aslında makineler düşünebilir mi diye yıllar önce sormuş olan Wittgenstein’ ın bir kitabından alınmıştır.

Peki ya yapay zekâ bilinç ile rastgelelik arasında dururken, Nathan karakterinin de sorduğu gibi, onu âşık olduğu için suçlayabilir misiniz? Wittgenstein, “ Bir robot insanlar hakkında her şeyi bilebilir. Ama insan olmanın ne demek olduğunu asla anlayamaz.” demişti. Filmde de devamlı göndermeler yapılan ünlü felsefeci Wittgenstein da filmin sorguladığı pek çok şeyi çok önceleri sormuş ve bu soruları metafizik üzerinde değerlendirmişti. Yani görünüşte bir yapay zekânın bizim gibi deneyimliyor görünmesi gerçekte yani işin arka planında da öyle olduğu anlamına gelmeyebilir. Bu noktada da filmdeki bir başka işarete geliyoruz, Mary’ nin Odası’ na.

Mary’ nin Odası

Bilmek, anlamak demek midir? İnsanları bir arada tutan ve birbirileri ile yaşamayı mümkün kılan şey bildiklerimiz mi yoksa “insan” olarak anlamlandırdıklarımız mıdır?

Mary çok başarılı bir nörologdur. Mary’ nin hayatını siyah- beyaz bir odada geçirmek zorunda olduğunu düşünün. Mary daha önce renkleri hiç görmemesine rağmen nörologdur ve renk fizyolojisi ve biyolojisine dair her bilgiye sahiptir. Renklerin hangi dalga boyu kombinasyonları ile oluştuğunu, retinanın nasıl uyarıldığını ve beynimizdeki sinirlerde sinyallerin nasıl değişime uğradığını bilmektedir. Şimdi de Mary’ nin bir gün bilgisayarında çalışırken bir sorun olduğunu ve bir elmayı bilgisayarından renkli olarak gördüğünü düşünün. Mary sonunda hayatı boyunca bildiklerini deneyimleme imkânı bulmuştur. Ancak Mary yeni bir şey öğrenmiş midir? Renkler ve görme üzerine bildikleri rengi algılamasına yetmiş midir?

Bu düşünce deneyinin sahibi filozof Frank Jackson’ ın görüşü; Mary renk fizyolojisine dair her şeyi bilse de ilk defa rengi görmesinin ona yeni bilgiler katacağı ve algı gibi bilinçsel öğrenimin tamamen fizik bilgisi ile kapanmayacağı yönündeydi.

Bu düşünce deneyi, filozofların sadece bilinçli deneyim ile elde edilebilecek soyut varlıklar ve bilgilerin var olduğunu öne süren bilgi argümanı ile örtüşmektedir. Bilgi argümanı, ruh hali dâhil her şeyin fiziksel bir açıklaması olduğunu öne süren fizikalizm teorisi ile ters düşüyor. Mary’ nin hikâyesini duyan çoğu insan sezgisel olarak birebir görmenin edinilen bilgiden tamamen farklı olacağını savunuyor. Bu sebeple renklerin fiziksel tanımdan ötede bir varlığı, anlamı olmalıdır. Mary’ nin odası, bilinçli deneyimi betimlemek için kullanılır. Birinin beyninin işlev ve yapısı hakkındaki bütün fiziksel detayı öğrenebiliriz, fakat yine de o insan gibi olmanın ne anlama geldiğini kavrayamayız. Bu betimlenemeyen deneyimler Qualia denilen özelliklere sahip, yani tam olarak ölçülüp tarif edilemeyecek kişisel duyumlar. Qualia’ lar deneyimleyen kişiye özgüdür, kaşınmak, âşık olmak veya sıkılmak. Fiziksel kanıtlar bu ruh hallerini tam olarak açıklayamaz.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Jean- Honore Fragonard’ ın Tablosundan Joanna Hogg’ un Filmine Bir Yolculuk: The Souvenir

Jackson ise bu düşünce deneyini öne sürdükten yıllar sonra kendi fikrini değiştirdi. Mary’ nin kırmızı rengi görmesi bile beyninde birçok fiziksel tepkimeye yol açar ve bu yüzden bilinemeyen hiçbir qualia fiziksel olarak açıklanamaz değildir. Mary’ nin elmayı gördüğünde yeni bir şey öğrenip öğrenmeyeceği sorusuna hala kesin bir cevap yok. Deneyimlemediğimiz bir şey için öğrenme limitimizin olduğu söylenebilir mi?

Bu deney yapay zekâ filozoflarının bazıları tarafından anlamsız, yetersiz olduğu düşünülürken bazıları içinse aradıkları argümandır. Benim düşünceme göre bilgisi mevcut bir şeyi deneyimlemek ile deneyimlerken bilgiye sahip olmak arasında farklar vardır. Bu birazda filmde Turing Test içindeki sorgucunun normalde bilmemesi gereken bir şey olan karşısındakinin yapay zekâ olduğu gerçeğinden haber olması ile aynıdır. Yani filmin bu noktası benim sorguladığım şeyle ilişkilidir. Adını bilmediğimiz bir renge sahip elmayı gördüğümüzü ve onun görürken birinin bize bunun kırmızı demesi ile kırmızı rengi deneyimlenmekte ve böylelikle bilinçli bir anlamlandırma söz konusu olmaktadır. Ancak birisinin bize kırmızı rengin bilgisini vermesinin ardından karşılaştığımız bir kırmızı elmada ise karşılaştırma söz konusu olacaktır. İlkinde öğrenme ikincisinde ise karşılaştırma ve bundan sonraki her kırmızı elma görülmesi deneyinde karşılaştırmanın ardından tekrar söz konusu olacaktır.

Platon’ un Mağarası

Ex Machine filminden bir görüntü

Filmde herkesi büyüleyen bir sahne de kesinlikle filmin son sahnesidir. Gölgeler içerisinde kalan Ava, mağaradan çıktığına göre şimdi neye dönüşecek diye düşünmekten kendimizi alamayız. Onun için insanlarla olmak yine bir mağarada ve gölgeler arasında mı olmak demektir? Yapay zekanın dünyayı insandan farklı algılandığının işareti olabilir mi bu son sahne?

Yapay Zekâ ve Cinsiyet

Filmde özellikle Caleb ile Ava arasında geçen 3. Bölüm itibariyle daha yoğun olarak ortaya çıkan cinsiyetler ve cinsiyetsizlik üzerine bazı sorgulamalar yapıldığını görüyoruz.

Cinsiyete neden ihtiyaç duyuyoruz? İnsanlar türlerini devam edebilmek için gerekli olan bu cinsiyetleri devam ettirme eğiliminde olsa da yaratılan yapay zekânın bunu bizim gibi anlamlandırmayacağı kesin.

Ava’ nın insana benzetilmiş olması başlı başına bir konuşma konusu iken neden kadın olarak var edilmeye çalışıldığı da büyük bir soru. İnsanlar tarafından kadın cinsiyetine göre şekillendirilecek ve özellikler kazandırılacak yapay zekâ bunu bizim gibi kullanabilecek midir? Kadın olmak ya da erkek olmak, formülü olan bir şey midir?

Filmde “cinsiyet iyidir” şeklinde ayrıca vurgulanan düşünce anladığımız kadarıyla filmin yönetmeninin yapay zekânın insana benzemesi ve cinsiyeti olması gerektiği yönündeki düşüncelerinin bir sesidir.

Yapay Zekâ Hayal Edebilir Mi?

Bizler için zaman çok sınırlıdır. Sınırlı olan bu zaman kavramını ise biz daha da sınırlı bir hale sokuyoruz, öyle ki bizler için geçmiş, şimdi ve gelecek gibi kavramlarla açıklanan sınırlı zaman dilimleri vardır. Ancak biz bu zamanı nasıl algılıyorsak, yapay zekâ da böyle mi algılayacaktır? Bizler hayal kurmak için deneyimlerimizden yola çıkıyoruz ve bizler için deneyim gelecekte var olacak bir şey değildir bu nedenle de aslında hayal dünyamız bile kısıtlıdır. Deneyimlerimiz ya geçmiştedir ya da şuanda. Yani biz aslında sadece geçmişten ve şuandan yola çıkarak hayal kurabiliyoruz. Peki ya yapay zekâ gelecekte de deneyimleyebiliyor olsaydı ve böylelikle gelecekte de hayal kurmayı başarabiliyor olsaydı?

Filmde bölüm bölüm sorgucu ile yapay zekâ arasında gerçekleşen soru cevap bölümlerini izliyoruz. Bu bölümlerden birisinde de sorgucu, yapay zekâya kaç yaşında olduğunu soruyor. Bu soruya yapay zekâ, insandan beklenildiği gibi “bir yaşımdayım” demiyor bunun yerine “bir” diyor. I’ m one. Bu, bize yapay zekâ için zaman kavramının algılanmasının bizden farklı olduğuna işaret etmez mi?

Filmin semboller ve alegorik yapılarla süslü olması, filme dair ne yazık ki sayfalarca yazmaya itiyor insanı. Yapay zekânın sanatla ve felsefeyle birleştiği bu filmi bilim kurgu severlere, yapay zekâ ile sanat ve felsefeyi aynı yerde görmek isteyenlere izlemesini tavsiye ederim.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: