Mutluluk Eğlence Değildir

Yeni Dalga sinemasından bahsederken sık sık, yönetmenlerin izleyiciye anlatmak istediğini verebilmek için kendilerine hiçbir sınır koymadıklarından, o güne kadar kullanılmamış oldukça farklı tekniklere başvurduklarından söz ederiz. Yeni Dalga sineması içerisinde, her açıdan oldukça farklı şeyler deneyen Godard’ ın neden bu kadar sık anıldığını buradan kavrayabiliriz. Jean-Luc Godard’ ın yönetmenliğini ve senaristliğini yaptığı 1962 yapım “Vivre Sa Vie” yani “Hayatını Yaşamak” adlı film de diyaloglar, ara yazılar, karakterin iç dünyası ve istekleri, kamera kullanımı, görüntüler, sesler ve daha pek çok açıdan bir Yeni Dalga filmi olduğunu bizlere gösterir.

Film 12 bölümden oluşmaktadır ya da filmde belirtildiği şekliyle 12 fotoğraftan. Bu bölümler 22 yaşındaki Nana’ nın hayatını yaşamak, hayallerinin peşinden gitmek için sahip olduğu pek çok şeyden uzaklaştığını gösterir. Öyle ki beş parasız kalmış bir kadının yalnızlığı ve belki de sessizliği filmi doldurmaya başlar. Nana onu gördüğümüz her karede yalnızdır, elbette son sahneye kadar. İlk kafe sahnesinde bile onu birlikte gördüğümüz adamın yüzünden habersiziz. Öylesine birbirine çoktan sırtını dönmüş bir ilişki vardır ki bu sahnede, belki bir dakika daha uzun sürecek olsa filmi kapatmak isteyeceğiz. Peki Nana baş edebiliyor mu yoksa sadece sürükleniyor mu? Nana, Parthos gibi güçlüdür. Böyle düşünebiliyoruz çünkü neredeyse Nana yalnızlığıyla baş edebilmektedir. Anlamlandırmaya çalıştığı bir yaşamın ağırlığı altında, her şeyin farkında olarak insanların önünde dans edişi, Nana’ nın yalnızlığını gösterdiği kadar onunla nasıl baş ettiğini de gösterir. Filmi oluşturan ve ona biraz da belgesel havası veren bu 12 bölümde Godard’ ın etkilendiği Sartre’ ın felsefesinden izler bulabiliriz. Var oluşu ve yok oluşu birlikte barındıran bu her bölüm, birbiri ardına devam ederken Nana ile birlikte farklı duygular içinde gidip geliyoruz.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Claire Denis' in Kadını-İçimizdeki Güneş

Çocukken ağlamaya başladığınızda koşarak aynanın önüne gidiyor muydunuz? O zamanlarda kendinizi izledikçe bazen daha çok ağlar bazen de gülmeye başlardınız. Film beni işte o anlara götürüyor. Çünkü Nana’ nın sessizliğini izlerken kendi sesimi duyabiliyorum… Nana’ nın yaptıklarını bazen anlayamıyoruz, bazen de ne yapacağını asla tahmin edemiyoruz. Otel odasına girdiğinde her an oradan çıkabileceği hissine kapılıyoruz ancak o çıkmıyor. Filmi izleyen çoğu insan Nana’ nın kendisine zarar verdiğini söyleyecektir. Ancak hayatını yaşamanın bir insana zarar verebileceğini nasıl bilebiliriz? Acı somut bir şeye dönüştüğünde zararı görüyoruz, evet. Final sahnesinde, kendi hayatını yaşamaya çalışan bir kadının kendisine verdiği zararı kabul edebiliyoruz çabucak. Çünkü Nana’ nın belirttiği gibi sorumlu biziz. Elimi kaldırıyorum, sorumlu benim; hayatımı yaşıyorum, sorumlu benim. Ancak bunun dışında hiç mi ona zarar veren başka şeylerin olduğunu düşünmüyoruz? Filmde konuşan her insan Nana’ ya zarar veriyordu. Ancak bunlar somut değil, göremiyoruz. Nana da söylemiyor bunu film de. İkisi de sessiz. Belki de Nana’ nın da dediği gibi “Ne kadar çok konuşursak, kelimeler de anlamalarını o kadar yitiriyor.”

Nana, ben konuşmadan yaşamak isterdim, diyordu ve zaten öyle de yaşıyordu. Film de bunu bilerek sessizliği tercih ediyordu. Çünkü film, Nana’ ya aitti. Bunu en çok, filmde diyaloglardan çok sessizliğin olmasından, müziklerin aniden kesilmesinden anlıyoruz. Müzikler öyle ani kesiliyor ki sessizliğin farkına varmamanız ya da onu alışkanlık haline getirip unutmanız mümkün değil.  Yani Nana’ yı unutmanız mümkün değil. Filmde reklam yönetmeninin Nana’ dan başka bir kadın istedikten sonra ondan bir şey yapmasını bile arzulamadığı hatta onun adını bile merak etmediği bu sahne Nana’ nın biraz da görünmez kaldığını hissettiriyor. Bu kadının görünür olmayı istediğini anlayabiliyorum. Onu Yeni Dalga’ ya rağmen anlayabiliyorum.  Umudu ve umutsuzluğu neredeyse her sahnede hissettiğim bu filmde Nana’ ya acımaya başlarken aklıma Nana’ nın oyunculuk yaptığı filmin ismi geliyor: Acımak yok.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Ah o çizmeler, John Lennon gözlükleri, müzikler ve Shakespeare... Bize ne yaptın Bruce Robinson!

Bir konuşmasında “…her zaman her şeyin kendine göre bir anlamı vardır.” diyen Godard’ ın filminde de tüm kamera hareketlerinin de bir anlamı vardır. Nana’ nın kafede yeni tanıştığı adamı beklerken dışarıdaki silah seslerini duyduğumuz sahneyi hatırlayalım. Arkadan gelen silah sesini daha etkileyici kılan jump cut tekniği, filmi izleyenlerin unutamadığı sahnelerden birisidir. Nana’ nın ikinci defa kafede karşılaştığı bu adamla konuştuğu sahnede de oldukça etkileyici bir kamera hareketi söz konusudur. İlgimizi kime ve neye çekeceğini iyi bilen Godard, Nana’ nın daha iyi anlaşılması için kullandığı pan tekniği ile aynı zamanda, ne olursa olsun burada sadece Nana’ nın sözleri, onun mimikleri önemli, der gibidir. Çünkü daha önce belirttiğim gibi film, Nana’ nındır, ona aittir.

“İnsan ancak bir süre yaşamdan feragat ettiği zaman konuşmayı öğrenir. Bedel budur.” demişti yaşlı adam. Nana her şeyini terk etmiş, her şeyden feragat etmiş, büyük bir yalnızlığa gömülmüştü. Bedeli ödemişti. Şimdi ise, son sahneden önce, konuşmaya karar vermiş, sessizliği bozacağını söylüyor bizlere. Ancak düşünmek ile konuşmak aynı şeydir ve tıpkı Parthos gibi Nana’ da düşünmeye başladığı anda hareket edememiş ve üzerine yıkılan mahzenin altında ezilerek ölmüştür.  Halbuki Nana her şeyin farkına zaten önceden varmıştı. Kafede yaşlı beyefendi ile olduğu sahneyi hatırlayalım yine. Nana, konuşmanın ölümcül olduğunu sanmış ve sormuştu: Yani konuşmak ölümcül müdür? 

Subscribe to get access

Read more of this content when you subscribe today.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: