Yeni Dalga Sineması İçerisinde Bir Barbet Schroeder Filmi: More

Barbet Schroeder’ in yönetmenliğini ve yapımcılığını yaptığı Daha (More) filmini konuşmadan önce, sadece Fransız sinemasında değil sonraları tüm dünya sineması içerisinde etkisini gördüğümüz Yeni Dalga akımına bakmamız gerekli. Çünkü “More” filminin de Jean- Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Alain Resnais gibi kilit isimlerin filmlerinin yer aldığı bu akımın filmlerinden biri olma özelliğine sahip.

Fransa’ nın, sinemanın doğduğu ülke olma özelliğinden kaynaklı olarak Fransız sinemasını diğer sinemalardan hep ayrı bir yerde tutmak, gelişimini ve dönüşümünü ayrıca incelemek gerekli. Çünkü Fransız sinemasının ilkleri yaşaması nedeniyle dünya sinemasına kattığı yenilikleri ve onda yarattığı değişimleri görmeden edemiyoruz. Sanatın değil ancak sanatçının politik olması gerektiğini savunan birisi olarak Fransa’ da sinemanın, doğduğu günden beri siyasi, ekonomik ve sosyal yapı ile şekillendiğini bilmek ilgimi biraz daha arttırıyor. Akım, 1950’ li yıllarda Fransa’ da mevcut sinema endüstrisine başkaldıran yönetmenlerin ve sinema eleştirmenlerinin bir araya gelmesi ile oluşmuştur. Akımın anıldığı isim, Yeni Dalga (Nouvelle Vague), ise ilk kez Françoise Giroud’un Express dergisinde 1957’de yayınlanan bir yazısında geçmiştir. Akımın bu ismi almasındaki sebep ise, akımın sinema dünyasında dalgalanmayı andıran birbiri ardına yarattığı değişimlerdir.

1950’ li yılların sonlarına doğru ortaya çıkan Yeni Dalga sinema akımıyla birlikte Fransız sinemasının dünya sineması içerisinde önemli bir yere oturduğunu düşünmememiz yanlış olmaz. Yaratıcı, farklı, isyankâr ve devrimci bir yapısı olan Yeni Dalga’ nın aynı zamanda politik bir tavır taşıdığını da söylemeliyiz. Bu akımın özellikleri arasında belki de en önemlisi, Auteur Yönetmen anlayışının benimsenmesidir. Bu anlayış ile sinemada anlam yaratma sorumluluğunu tamamen yönetmen üstlenmiştir. Doğrusal zamana önem vermeyen yönetmenlerin elinden, düşük bütçeler, amatör oyuncular, minimalist sayılabilecek ekipler ile ortaya çıkan bu akımın filmlerinde izleyiciye anlatılmak istenen şey; farklı kamera teknikleri ile de desteklenmeye çalışılmış bunun için bir sınır koyulmamıştır. Ayrıca bu akımın filmlerinde karakterler yaşadıkları dünya için anlaşılması zor insanlardır. Onlar toplumlarından uzak, içinde bulundukları düzenden kopuklardır. Çünkü yaşadıkları dünya anlayışsız ve acımasız bir düzene saplanmış, adaletsiz ve baskıcıdır. Bu sebeple de karakterler isyankâr, özgürlükçü, aile bağları olmayan ve politik karakterlerdir.

Sinemanın geleneksel anlatımına tepki duyanların oluşturduğu Yeni Dalga’ nın yönetmenleri arasında Truffaut, Claude  Chabrol, Godard gibi Cahiers du cinema etrafında birleşenler olduğu gibi Agnes Varda, Jacques Rozier, Roger Vadim, Louis Malle gibi isimler de vardı. Bu nedenle akımın, Modern Fransız Sineması’ nın başlangıcı olmasını anlayabiliriz. Akımın, ortaya çıktığı ve doruk noktasına ulaştığı yılları düşününce bu kadar büyük bir etki yaratacak ortamı nasıl bulduğunu ve birbiri ardına yönetmenleri nasıl çıkardığını sorabiliriz. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa, dünya sinemasındaki etkisini kaybetmişti. Savaş zamanı boyunca Fransa’ da yasaklanan Amerikan sinemasının izlenmeye başlaması ile genç sinemacılar filmleri farklı noktalardan yorumladılar. Sağladığı güçlü etkiyi gösterebileceği ortamı ise İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin yarattığı değişim ortamında bulmuştur. Böylelikle Yeni Dalga pek çok önemli etmenle birlikte yola çıktı.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Yaratacağı Şeyin Elinde Sömürülecek İnsanın Resmi: Fantastic Planet

Peki, bu Yeni Dalga’ yı güçlendiren etmenler nelerdi? Elbette ki sayacağımız etmenlerin arasında en önemlisi “Devlet sinemayı denetlemek için değil, ona hizmet etmek için vardır.” diyen Andre Malraux’ ın Kültür Bakanlığının başına getirilmesini sayabiliriz. Onun çıkardığı Film Yasası ile filmler ekonomik açıdan da desteklenmeye başladı. Bundan başka, ünlü Cahiers du Cinema isimli derginin kurulması da oldukça önemlidir. Andre Bazin’ in de yer aldığı kuramcılar tarafından kurulan bu dergide pek çok genç yönetmen yazılar yazarak Yeni Dalga’ nın gelişimine destek olmuşlardır.

 Truffaut, Jacques Rivette, Pierre Karst, Godard, Franju gibi genç yönetmenler çıkan destekleyici yasalar ve kendi imkânları ile kısa filmler çekmeye başladılar. Onlara öncülük eden ve ilham veren filmlerin bazılarını ise şöyle sıralayabiliriz: 1949 yılında karşımıza çıkan Jean-Pierre Melveille’in “Denizin Sessizliği” (Le Silence de la Mer), 1955 yapımı Agnes Varda’nın “Kısa Uç” (La Pointe Courte) filmi, 1956 yapımı Roger Vadim’in “Ve Tanrı Kadını Yarattı” (Et Dieu Créa La Femme) filmi, 1958 yapımı Claude Chabrol’un “Yakışıklı Serge” (Le Beau Serge) filmi.

Akım, geleneksel Fransız estetiğine karşıt olarak zamandaki tutarlılıktan ve anlatımdaki nedensellikten uzaklaşmıştır. Çünkü nasıl ki günlük yaşamda olaylar belli bir sırayı izlemiyor ve beklenmeyen olaylar gerçekleşiyorsa sinemada da böyle olabilirdi. Aynı zamanda auteur yönetmenler filmlerinde kurguyu kullanmaya başlamışlardı.  Bu sebeple sıçramalı kurgular ve yine bu akımın yeniliklerinden birisi olan bozuk, deformasyona uğramış görüntüler filmlerde görülmeye başlandı.Yeni Dalga yönetmenleri, izleyicinin film izlediğini unutmaması gerektiğini düşünüyordu. Bu sebeple, oyuncunun doğrudan kameraya bakması gibi bazı tekniklerle izleyici ile film arasında bir mesafe yaratılarak izleyiciye film izlediği hatırlatılmış oluyordu.

Yönetmenler dışına çıkılmayacak senaryolardan uzakta daha çok doğaçlamayı ön plana çıkarıyordu. Senaryodaki bu esneklik ise izleyicinin filmi tahmin etmesini zorlaştırıyor ve filmin ucu açık bitmesine olanak sağlıyordu. Hikâyeden çok hikâyenin nasıl anlatıldığı ile ilgilenen Yeni Dalga yönetmenleri aynı zamanda görsel sanatı iyi biliyorlardı.

Filmlerin temalarını oluşturan gençlik, ahlak, sevgi, özgürlük gibi çağa ait şeylere yine dönemin popüler müzikleri de eşlik ederdi. Gerçeklerden kaçan ve sevgiye aç gençlerin peşinden her seferinde hikâyeyi bilsek bile gitmenin keyfini yaşarız. Yeni Dalga ile ilgili bu bilgiler ışığında Barbet Schroeder’ in “Daha” filmini incelemeye geçebiliriz.

Belki bu yazıyı da beğenebilirsiniz :)  Yaşam Belki Biraz Kara Mizahtır Belki De Yaşamak Alışkanlıktır Ya Da Buradaki Gibi Sadece Yankıdır

Film bizleri güneşin yakıcı ve gözlerimizi kör eden ışıkları ile karşılıyor. Öyle ki daha ilk görüntü, filmin bir baş dönmesi hissi yaratacağını, gökkuşağının renkleri ile açılsa da filmin ilerisinde güneşe çıplak gözle bakmanın etkisi ile kör olacağımızın ipucunu veriyor. Bununla birlikte Pink Floyd’ un şarkıları bize eşlik ederken güneş gökyüzünden bir bulut ile siliniyor. Sonunda tamamen körlük…

Senaryo olarak bizi pek şaşırtmayan, yeni şeyler anlatmayan bu film Matematik bölümünden mezun olmuş Stefan’ ın “Hayatı yaşamak istiyorum.” Diyerek çıktığı macerasını anlatıyor. Tüm formülleri yakmak isteyen böylelikle ısınıp en sonunda güneşe ulaşacağını düşünen biraz spritüal yaklaşımlı bu ilk diyalog filmin mesajını başlangıçta veriyor. Böylelikle film devamında hiçbir endişe taşımadan ister dağınık ve bozuk ister kararlı ve düzgün olarak ilerleyebiliyor. Sanatın en zevkli kısmı ile bizi baş başa bırakıyor.

Macerasının bir durağı olan Paris’ te, alkolün, uyuşturucunun ve seksin etkisi ile dans eden gençlerin içerisinde hikâye devam eder. Ancak bu gençler hiçbir şey umurunda olmayan içi boş gençler değildir; onlar Yeni Dalga sinemasında bolca karşılaştığımız burjuvaziden, adaletsizlikten kaçan aslında iyi insanlardır. Öyle ki karakterimiz Stefan’ ın tanıştığı ilk insan Charlie de bunun bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Stefan ve Charlie’ nin katıldığı bir Sol Yaka partisinde Stefan, Estelle adında özgür ruhlu bir kadınla tanışır. Estelle’ nin ardından İbiza’ ya giden Stefan onun bir başkasının (Doktor Wolf) yanında kalmasını istemez çünkü Wolf’ un Estelle ile olan ilişkisinin Estelle için zararlı olduğunu düşünür. Daha sonraları ise Estelle’ e asıl zarar verenin yine Estelle olduğunu anlar. Kadın uyuşturucu bağımlısıdır ve tek istediği ise…burada cevabı biz değil Estelle versin istiyorum. Çünkü yukarıda Yeni Dalga hakkında bilgi verirken de söylediğimiz gibi karakterlerin yaptıklarını anlamamız biraz zor. Bu nedenle filmde aralarında geçen bir diyaloğu hatırlayalım. Stefan, Estelle’ i bağımlılıktan kurtarmak için ona başka bir madde getirmiş ve Estelle kendi bağımlısı olduğu madde ile bunu kıyaslarken aslında yaşamdan ne istediğini bilmekte zorlanmıştı. O hem rahatlamak hem de her şeyi daha net görmek istiyordu. Onu bir istisna olarak gören Stefan ise güneşe tapan insanların güneşin yakıcılığından kaçmadıkları gibi o da Estelle’ den kaçamıyordu. Güneşe tapan insanların çırılçıplak yatarak güneşe bakıp zamanla kör olması gibi Stefan da Estelle’ nin yanında çırılçıplak kalıyor ve zamanla kör oluyordu. Öyle ki gittiği yolun ölümle sonlanacağını görmüyordu…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: